524 Okundu

Realpolitik Geleceği İnşaa Etmez

Siyasetlerini salt realpolitik üzerine inşa edenler, ancak günü kurtarırlar ama, geleceği inşa edemezler. Geleceğin inşaası için, realpolitiğe eşlik eden esaslı bir gelecek vizyonunun sabırla taşlarının döşenmesi gerekir.

İran lideri Ruhani’nin batılı ülkeleri gezerek her birine adeta ulufe dağıtması, günü kurtarmanın politik manevrasından başka değildir. İran, otuz beş yıldır, Batı tarafından dışlanmışlığın, ötekileşmenin var ettiği psikoloji ile hareket ederek, davet edildiği küresel sistemin sofrasına iştiyakla bir an önce oturmanın heyecanını yaşıyor bugünlerde. İşin hazin tarafı, İran’ın Batı’yla arasını düzeltirken, üzerinde bulunduğu coğrafyadaki halklarla her geçen gün arasındaki çatlağı daha da derinleştirmekte olmasıdır. İran’ın bugün verdiği görüntü, emperyal güçler ile dost, Müslüman halklar ile düşman ve onları katleden bir görüntüdür. İran’ın dünya sistemiyle ilişkiler içerisinde olması ayrı bir konu -bu en tabii hakkıdır-, ama, o sistemle ilişkisini, salt pragmatist amaçlar güderek, Müslümanların aleyhine kullanması ayrı. İran, mezhepçi politikaları yüzünden, bölgesinde Müslüman halklarla kuramadığı ilişkiyi ve bu sebeple içerisine düştüğü yalnızlığı ve sıkışmışlığı, Batı’ya tavizler vererek onunla kuracağı ilişkiler ile gidermeye çalışıyor. “Ne Doğu ne Batı, İslam!” diyen bir anlayıştan, “hem Doğu hem Batı ama Müslümanların olmadığı” bir anlayışa gelmesi, ne hazin bir tablodur!

Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi Geçici Üyesi olduğu dönemde, İran’a karşı uygulanan ambargo kararını veto etmesi bu açıdan önemli ve onurlu bir davranıştı. Türkiye, o gün Batı ile menfaatlerini riske ederek Müslüman bir ülkeye haksız bir biçimde uygulanmak istenen o kararı veto etmişti. Maalesef, İran, bugün o hassasiyetin çok uzağındadır. İran, adeta, İslam öncesi tarihsel kodlarına geri dönerek, bölgede emperyal bir güç olmanın mücadelesi içindedir ve bunu sağlayacak her türlü yöntem ve enstrümanı meşru görmektedir. İran bunu yaparken, küresel emperyal güçlerin izini takip etmekte, yol ve yöntemlerini kullanmaktadır.

Lakin, İran’ın gözardı ettiği şey, Batının emperyal gücünün arkasında bütün dünyaya kendisini kabul ettirmiş “modern batı paradigması” denilen bir fikir devriminin olduğu, herkesi kendilerine bağlayan bir dünya sistemini kurdukları ve o sistemi besleyip ayakta tutan devasa bir ekonominin, bir üretim ve teknolojinin varlığı ve bir de muazzam bir askeri gücünün olduğu realitesidir. İran Devrimi, bütün iddialarına rağmen bir fikir devrimini gerçekleştiremediği gibi, kendi toplumunu memnun edecek bir toplum modelini dahi var edemedi. İran, bugün kendi toplumunu baskı ve güvenlikçi mekanizmalar ile bir arada tutan, düşünce ve fikir hürriyetinin alabildiğince sınırlı olduğu bir ülkedir. Bugün İran’da gerçek anlamda bir demokratik seçim yapılsa, mevcut rejim yıkılır ve onun zihniyetini temsil edenler asla bir daha o makamlara gelemezler.

Halbuki, batılı ülkelerde, en azından bir yüz yıldır, toplumların rejimlerine yönelik meşruiyet sorunları olmamıştır. Dolayısıyla, kendi içinde dahi bir düzen kuramayan İran’ın bölgesel ya da küresel bir aktöre dönüştüğünü iddia etmek gerçekçi değildir. Ekonomik olarak da öyle… İran’ın bütün ekonomik gücü petrol ve gaz ihracatına dayanmaktadır. İran, bugün ne bir tarım ülkesidir ne de bir sanayi ülkesi… Dışardan ithal ettiği malları, petrol gelirleri ile sübvanse ederek, ucuz bir fiyata kendi toplumuna arz eden bir ülkedir. Dolayısıyla, bırakın küresel ya da bölgesel bir güç olduğunda onu besleyecek bir ekonomiye sahip olmasını, bugün kendi kendisine dahi yetecek bir üretimden yoksun bir ülkedir.

İran’a karşı ekonomik bir ambargo uygulandığında, iki yıl dahi buna dayanamamış ve küresel sisteme boyun eğmek zorunda kalmıştı. Haklı olarak şu sorulabilir: O halde, nasıl bugün Ortadoğu’nun bir çok bölgesinde savaşabiliyor? Lübnan, Suriye, Yemen, Bahreyn?..

Bunun cevabı basit. Kendi toplumunun boğazından, şehirlerin alt yapısından, üretim ve yatırımdan kıstığı petrol gelirlerini buralara sevk ederek. Peki neden? Çünkü, her ideolojik devrimin bir ateşi ve emperyal hülyaları olur. Onun harareti ile çevresine taşmaya ve küresel sisteme kafa tutmaya çalışır. Ama, o ateşi diri tutacak güçlü bir fikir hareketi olmadığı zaman, zamanla ideallerinden uzaklaşarak, milliyetçi eğilimlere, küçük pragmatist hesaplara meyletmeye başlar. İran, küresel sisteme karşı bir fikir devrimi yaratamayınca, hatta bırakın küresel sistemi, İslam dünyasında bir model, Müslümanları birleştirecek bir fikir devrimini gerçekleştiremeyince, bölgede bir potansiyel olarak gördüğü Şiiliği kullanarak, milliyetçi emperyal bir güce dönüşmeye meyletti. Bütün ekonomik imkanlarını buralara akıttı. Ama, bugün artık onu taşıyacak bir gücü kalmadığı için de, küresel sisteme teslim oldu. Bununla da kalmadı, bölgedeki çoğunluğunu Sünni Müslümanların oluşturduğu halklar nezdinde ise düşman ülke konumuna düştü.

Dolayısıyla, bugün, gerek ülkemizde, gerekse de dışarda, bazı çevrelerin, “İran’ın politik ve diplomatik zaferi” olarak lanse ettikleri şey, aslında içerisinde bulunduğu bu sıkışmışlıktan kurtulmak için, yıllarca savunduğu değerlerden ve söylemlerinden taviz vererek küresel sisteme boyun eğmesinden başka bir şey değildir. Bir zaferden söz edilecekse eğer, bu, Batı’nın zaferidir. Bolşevik SSCB’nin, 1990’lara gelindiğinde, Batı Kapitalizm’i karşısında havlu atması gibi, İran da, aynı şekilde, bugün Batı karşısında havlu atmıştır. İran’ın ABD/Batı ile yaptığı son anlaşma, iranın “Glasnost ve Perestroyka”sından başka bir şey değildir. Petrol ve doğal gazın artık bollaştığı, alternatif enerji kaynaklarının giderek arttığı ve muhtemel ki yakın bir zamanda petrole bağımlılığın ortadan kalkacağı bir dünyada İran’ın gücünden bahsetmenin bir mantığı olamaz.

Kaldı ki, günümüz dünyasında artık bir ülkenin, gerek bölgesinde, gerekse de küresel ölçekte tek başına aktör olması mümkün değildir. Batı, bunu iki dünya savaşı yaşadıktan sonra idrak etti ve hızla Roma’nın o “Cihan İmparatorluğu” rüyasını yeniden revize ederek, Batı ve Kuzey Hristiyanlarını AB, NATO gibi çatılar altında toplayarak, bir güce dönüştürdü ve hep birlikte büyüdüler. Bugün, Batı dediğimiz blok içerisinde yer alan hiç bir hıristiyan ülke yoktur ki, refah seviyesini yükseltmemiş, ekonomik gelişimini tamamlamamış olmasın. Kimi, teknoloji ile, kimi tarımla, kimi turizm ile, kimi bankacılık ve uluslararası kurumların varlığı ile desteklenerek gelişmiş ülkeler seviyesine çıkarıldılar. İtalya, İspanya gibi geç kalmış ülkeler dahi son çeyrek asırda zorlanarak bu sürece dahil edildiler. Sadece Yunanistan hala buna ayak uyduramamakta ama, onu da, Batı tefekkürünün ilk menşei olması hatırına, bütün haylazlıklarına ve nazına rıza gösterilerek desteklemeye devam ediyorlar.

Batı bir yere saldırmaya niyetlenince, aralarındaki bir takım ihtilaflara rağmen, bunun karar alma süreci bir haftayı geçmiyor. Ardından, hemen, Akbabalar gibi, biri tâ kutupların altından, biri batıdan, diğeri Güneyden uçuşup bir araya toplanıyorlar: Kanada, ABD, Norveç, İsveç, Danimarka, İspanya, Fransa, İtalya, Almanya, Hollanda… İşte günümüzün “küresel güç olma” realitesi bu. 1990’lı yılların müflis SSCB’nin kalıntısı Rusya bile, bugün Batı karşısında giriştiği küresel aktör olma mücadelesini, hala eski siyasi hinterlandını yanında tutmaya çalışarak; Çin, Kazakistan, Tacikistan, Kırgızistan ve Rusya’nın oluşturduğu “Şanghay Beşlisi” denilen bir yapı ile sürdürmeye çalışıyor.

Dolayısıyla, İran’ın önünde koca bir İslam coğrafyası ve 1.5 milyarlık bir Müslüman nüfus duruyor iken, yönünü buraya çevirmesi ve çabasını bu nüfusu birleştirmeye, hep birlikte büyüyerek bir güce dönüşmeye yoğunlaştırması gerekirken, tarihsel ve mezhepsel kavgalar üzerinden bir politika yürütmeye, İslam coğrafyası içerisine dağılmış Şii unsurlara gözünü dikerek, buradan bir güç devşirmeye çalışması, onun siyasi ve stratejik zekasını(!) da aslında ortaya koyuyor.

“Arap Bahar’ı” aslında, tam da böylesine bir dirilişin iklimini var etmişti. Mısır, Türkiye ve İran’ın öncülüğünde, Müslüman dünya yeniden ayağa kalkabilir ve bir dirilişi başlatabilirdi. Ama, maalesef, İran’ın bencil küçük hesapları, bölgesel aktörlerin kötü niyetleri ile birleşince, “Arap Bahar’ı”, “Arap Kışı”na döndü.

Özetle; hal bu iken, İran’ın müflis durumundan çıkmak adına yaptığı realpolitik hamlelerini politik bir başarı olarak göstermeye çalışanların aklına şaşarım.

Not: bu yazım 1 Şubat 2016 tarihinde haber10.com sitesinde yayınlanmıştır.

 

http://www.haber10.com/yazar/aziz_savas/realpolitik_gelecegi_insaa_etmez-614366

Bir Cevap Yazın