2.423 Okundu

Musul Operasyonu ve Kürt Halkının Geleceği

Musul operasyonu ve Irak’ta oynanmak istenen oyun bugün bir kez daha Kürtlerin kendi gelecekleri konusunda puşilerini (sarık) önlerine koyup esaslı bir muhasebe yapmalarını zorunlu kılmıştır. Zira bugün bölgede en büyük tehlike ile karşı karşıya olan, Kürtlerdir. Seküler ve Marksist Kürtler irrasyonel ve aptalca bir anlayış ile Türkiye’ye karşı düşmanca bir tutum sergileye dursun, Irak ve Suriye’de sinsice kendilerine yaklaşmakta olan fanatik Şii milliyetçiliği tehlikesini ise ıskalıyorlar. Musul’un Şii fanatiklerin eline geçmesi durumunda bir sonraki adımın Kerkük, Erbil, Dohok ve Süleymaniye olacağını görmek için kâhin olmaya gerek yok. Irak Ordusunun haricinde, son yıllarda İran tarafından eğitilen Haşdi Şabi örgütü 150.000 fanatik Şii milisi ile nicel ve nitel olarak tek başına tehlike arz etmeye başladı bile Peşmerge için… Haşdi Şabi’nin İŞİD’ten ziyadesiyle vahşi ve fanatik bir örgüt olduğu Irak Kürt’lerince yaygın olarak bilinen bir şey…

Suriye’de de durum bundan farklı olmayacak. Her ne kadar bugün konjonktür gereği Esed ve İran tarafından PYD kollanıp desteklense de, yarın Esed ve İran’ın yeniden hüküm süreceği bir Suriye’de ilk tasfiye edileceklerin hatta bölgeden sürüleceklerin Kürtler olacağı bir gerçektir. İran’ın, etkin olduğu bölgelerde sıkıştırma ve göçe zorlama politikaları ile alanı nasıl Sünnilerden boşalttığını, boşalttığı alanlara da nasıl Şii ve Alevi unsurları yerleştirdiğini Lübnan ve Irak örneklerinden biliyoruz. Düne kadar tamamen bir Sünni şehri olan Bağdat’ın bugün %80’ini Şiiler oluşturmaktadır. Bu sürecin önüne geçilmezse korkarım ki yakın bir zamanda Irak Kürtleri Saddam dönemini arar duruma gelecekler.

Şu bir gerçek ki, bugün bölgede hem İran’ın yayılmacı politikalarını dengeleyebilecek hem de genel anlamda Kürt Halkına hamilik edebilecek bir irade, bir güç ve potansiyele sahip bir ülke varsa o da Türkiye’dir. Bu “hamilik” sözümden kimi Kürt soydaşlarımın hoşlanmayacağını biliyorum fakat bugün hem Irak’ta ve hem de Suriye’de kürtlerin himayeye muhtaç oldukları da bir realitedir ki bundan gocunmaya gerek yok. Bu himayeyi ABD yapınca zorumuza gitmiyor da Türkiye yapınca neden zorumuza gidiyor? Zira Kürtlerin ABD ile ortak paydası 3 tane ise Türkiye ile 97 tanedir.
Yoksa ABD Türkiye’den daha mı güvenilir, daha mı dürüst ve samimi bir müttefik olarak görülüyor? ABD’nin yıllarca bölgede hamiliğini yaptığı Suudi Arabistan’ı bir çırpıda nasıl İran karşısında sattığını biliyoruz. Yine, İran-Irak savaşında bizzat uçak ve silahları ile destek verdiği Saddam’ı bir kaç yıl sonra nasıl düşman ilan ettiğini ve nasıl boynuna ipi geçirdiğini de unutmadık herhalde!

Kaldı ki, ABD’nin himayesinin ne kadar sınırlı olduğu gerçeği de ortada…
Bir ülkeyi himaye etmenin, salt petrol ve gazını pazarlayarak ona silah satmak ya da ülkesinde bir miktar askerini bulundurmak ile sağlanamayacağını söylemeye gerek var mı? Kürtler ile iç içe, yan yana olan ya da komşu olan ABD değil, Türkiye’dir. Dışarıya açılan kapıları, ABD’nin sınırına açılmıyor, yolları ABD’nin ülkesinden geçmiyor, satacağı petrol ve doğalgaz boruları ABD’nin topraklarından geçerek bir başka ülkeye akmıyor. Kürt halkı bir düşman saldırısına uğradığında can havliyle kendisini ABD’nin topraklarına atmıyor. Kürtlere hamilik yapmaya kalkışan ABD ve Batı’nın, bugün bir kaç bin Suriyeli mülteciyi bile nasıl büyük bir sorun edindiklerini, mülteciler gelmesin diye nasıl sınırlarını çelik tel ve beton bloklar ile kapattıklarını ve gelişlerini engellesin diye nasıl Türkiye’ye adeta yalvarıp tavizler verdiklerini hep birlikte görüyoruz.

Farz edelim, bugün gerek Irak’ta ve gerekse de Suriye’de bir Kürt devleti kurulacak olsa bunun ancak butik bir devlet olacağını kestirmek güç değil… Hamaset yapmanın gereği yok, zira işin gerçeği bu… Üç, beş şehir ve üç-beş milyon nüfus ile Ortadoğu’da “devlet” olunacağını düşünmek ancak saf olanların ya da hayalperestlerin işidir. Ben, 77 milyon nüfusu ve 780 bin kilometrekarelik alanı ile Türkiye’nin bile büyük devletler kategorisine girmediğini, ancak orta ölçekte bir devlet olduğunu düşünüyorum.

Gerçi Irak Kürtleri ve özellikle Barzani yönetimi bu gerçeğin farkında… Farkında olmayanlar, kafalarını kuma sokup reel-politiği göremeyen içerdeki ve dışardaki seküler Marksist Kürtlerdir. Ama zaten Marksistlerin bugüne kadar her hangi bir millete hayır getirdikleri görülmemiş ki Kürtlere de getirmiş olsunlar. Onlar gittikleri yere “devrim” ütopyası adı altında kaos ve yıkımdan başka bir şey götürmediler ve halkları yıllarca süren sonu gelmez savaşlara mahkum kıldılar. PKK ve HDP’nin bugün Türkiye ve Suriye’de hatta Irak’ta inatla sürdürdükleri bu kaos macerası bundan farklı mı? Zira onlar için mesele hak, hukuk hatta Kürtlerin kendi inanç, kültür ve değerleri ile bağımsız bir devlet kurmaları değildir. Tek dertleri kendilerinin yöneteceği Marksist bir ideoloji temelinde kuracakları bir devlettir. Bu sebepledir ki, bugün devlet ile savaştığı kadar kendilerinden olmayan Kürtler ile de savaşıyorlar. PKK’nın öldürdüğü asker ve polis kadar, katlettiği Kürt vardır. Suriye’de PYD, bir milyondan fazla Kürt vatandaşını, salt kendilerinden olmadıkları için, estirdiği terörle Irak Kürdistan’ına ve Türkiye’ye göç etmek zorunda bırakmıştır. Yine, bu sebeple birçok Kürt liderini ya tutuklamış ya da katletmiştir.

Binaenaleyh, PKK’nın gerek Türkiye’de, gerekse de Suriye ve Irak’ta yarattığı sorunlar, en az dışardan gelecek tehlikeler kadar Kürt halkını bir kriz ile karşı karşıya bırakmış ve kendi gelecekleri konusunda sahici kararlar vermelerini zora sokmuştur. Türkiye’de, Kürt halkı barış ve birlikte yaşama iradesini ortaya koyarken, PKK ise, terör ve şiddeti Kürt halkına dayatarak ayrılıkçı emellerin peşine düşmüştür. Irak’ta Barzani yönetimi, istikrarlı ve güvenli bir Kürdistan’ı inşa etmek ve İran’ın güdümündeki merkezi Şii yönetimin baskılarına karşı desteğini almak için Türkiye ile iyi ilişkiler kurmaya çalışırken, PKK İran ile birlikte hareket ederek bir yandan Barzani’yi devirmeye çalışıyor öbür yandan da onun topraklarından Türkiye’ye saldırarak Türkiye ile olan ilişkilerini zora sokuyor, aralarındaki bölgeyi istikrarsızlaştırmaya çalışıyor. Yine PKK Suriye’de, yıllarca Kürt halkına zulmeden ve onlara kimlik dahi vermeyen zalim Esed rejiminin yanında durarak hem kendilerinin dışındaki Kürtlerle hem de muhaliflerle savaşıyor.

PKK’nın yıllardan beridir Kürt halkına dayattığı bu kirli savaşta yakılıp yıkılan şehirler Kürt şehirleri, ölüme sürüklenenler Kürt gençleri, evini barkını terk edip göç etmek zorunda kalanlar yine Kürt halkından başkası olmamıştır. PKK, hem ideolojisi ve yöntemi ile hem var etmeye çalıştığı kültür ve insan karakteri ile adeta bir tümör gibi, içinden çıktığı bünyeye yani Kürt halkına tamamen yabancı ve onu giderek tüketmeye çalışıyor. Böyle kaldıkça da, ne Türkiye’de ne de Suriye ve Irak’ta Kürtlere asla bir fayda sağlamayacağı gibi, var olan hallerini bile daha da kötüleştirecektir.

Ama bütün bu gerçeklere rağmen, gerek bugün bölgemizde cereyan eden olayların mahiyetine ve gerekse de tarihin akış yönüne baktığımızda, isteseler de istemeseler de kader bir kez daha Kürtler ile Türklerin yollarını kesiştirecek ve onları birlikte yaşamaya mahkûm kılacaktır ki bundan kaçınmalarının mümkün olmadığını düşünüyorum. Önemli olan her iki halkın şimdiden bunu görmeleri ve buna göre birlikte akacakları nehir yatağını şimdiden genişletip düzenlemeleridir. Zira mevcut yatak bu sıkleti taşımaz ve bu hacmi bünyesine sığdıramaz. Ulus devlet gömleği, yapılan bütün yamalara rağmen hala Türkiye için bile dar iken ve her defasında bir yerinden patlak verirken böylesi büyük bir beden için onu düşünmek artık mümkün değildir. Erdoğan bunu gördüğü içindir ki, adım adım bu ülkenin yönetim şeklini dönüştürmeye çalışıyor ki, başkanlık sistemi bu adımlardan biridir. Kürt halkının da artık bunun farkında olması ve Marksistler gibi bu yürüyüşlerinde yollarına parazit olan engelleri artık temizlemeleri gerekir. Zira bu buluşma ne kadar gecikirse her iki halk daha çok bedel ödeyecek ve daha çok acılar yaşayacaklar.

Daha önceki yazılarımdan birinde şunları söylemiştim:
Bu coğrafya, yani Ortadoğu’nun merkezini oluşturduğu bu geniş havza, dünyanın herhangi bir bölgesine benzemez. Zira insanlığın ve büyük kadim medeniyetlerin merkezidir burası. Burada oyunlar büyük oynanır, savaşlar büyük yaşanır. Buranın kayıp ve riskleri gibi avantajları da, dram ve acıları kadar, sevinç, mutluluk ve hazları da, cehalet ve kabalığı kadar yüksek fikir, nezaket ve merhameti de büyüktür. Burada küçük olmak, yok olmak ve silinip tarihe karışmak ile eş anlamlıdır. Burada savaşlar ya büyük medeniyetler arasında ya da büyük dinler arasında yaşanmıştır. Burası ırkların karıldığı, kültürlerin mecz olduğu, dinlerin, inanışların bir mozaik gibi iç içe, yan yana, bir uyum ve denge içinde yaşandığı insanlığın büyük ve derin medeniyetinin coğrafyasıdır. Burada ırk temelli, din ya da mezhep temelli bir ayrışmaya gitmek, bir denge ve düzen kurmak mümkün değildir. Çünkü buranın sosyal, kültürel, etnik ve dini dokusu çok renkli ve çok desenli bir kilim gibidir, bir tarafından keserek, parçalara ayırarak ondan homojen bir yapıyı var edemezsiniz; neresinden bölerseniz bölün mutlaka bir deseni, bir rengini ötekinde bırakırsınız. Onun için burada güvende olmak, huzur bulmak, varlığını, kültürünü ve de geleceğini muhafaza etmek için, bütün olmak, büyük ve güçlü olmak gerekir. Bir Fırat, bir Dicle o kadim varlıklarını, o heybetli ve dingin akışlarını coğrafyanın bütün o haşin engellerine ve iklimin o kavurucu sıcaklarına rağmen bugüne dek hala sürdürebilmişlerse şayet, küçük küçük dere ve nehirlerin akarak büyük bir havuzda yekvücut olmalarına bağlıdır. Yoksa o küçük dere ve nehirler bir başlarına aksalardı ya toprak tarafından emilerek ya da o kavurucu güneş tarafından buharlaştırılarak yok olurlardı.

Hülâsa, bu bölge halklarının kaderlerinin birlikte örüldüğünün, dolayısıyla mutluluk ve sevinçleri gibi, keder ve hüzünlerinin de birbirlerine bağlı olduğunun artık görülmesi gerekir. Ve de, batının son iki asırdır bu coğrafyaya serptiği “ulusçuluk”, “milliyetçilik” gibi ayrıkotu tohumlarının bu bölge halklarına huzur getirmediğini, aksine nasıl bir sefalete, nasıl bir zillete ve birbirlerini yok edip tüketen bir felakete sebebiyet verdiğini artık idrak etmek gerekir. Tarihin ve coğrafyanın ruhuna uygun ve herkesin mutluluğunu, refahını sağlayacak yeni bir aklın inşası artık bir zarurettir.

Çok derin tarihsel bağları ve tecrübeleri olan, farklılıklarından çok ortak paydalara sahip Türkler ile Kürtler neden bu aklı yeniden birlikte inşa etmesinler ki?

Kader iki halkın önüne böyle bir sorumluluğu çıkarmışsa, bundan kaçınmadan birlikte üstlenmek gerekmez mi?

Musul Operasyonu ve Kürt Halkının Geleceği” üzerine 3 yorum

  1. ÖNCELİKLE YÜREĞİNE VE AKLINA SAĞLIK KARDEŞİM. UMULUR Kİ ÇOK GEÇ OLMADAN BÖLGE HALKLARI DA BU KONULARIN FARKINA VARIP YEKVÜCUT OLUR.
    SELAM VE DUA İLE.

Bir Cevap Yazın