1.583 Okundu

‘Göklerin Çektiği Kartal’

 

“bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik…

‘zaman bendedir ve mekân bana emanettir!’ şuurunda bir gençlik…”

“…bu gençliği karşımda görüyorum. maya tutması için otuz küsur yıldır, devrimbaz kodamanların viski çektiği kamıştan borularla ciğerimden kalemime kan çekerek yırtındığım, kıvrandığım ve zindanlarda çürüdüğüm bu gençlik karşısında uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allah’a hamd etme makamındayım. Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim, manevî babanın tabutunu musalla taşına, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymandır.”

“surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!

ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!”

Ruhun şâd olsun büyük Üstâd!

Üstad Karakoç’un dediği gibi; Ey “göklerin çektiği kartal!”

Ruhun şâd olsun!

Bir adam yarattın; kendini yarattın.

Çözdüm o bilmeceyi ben Üstâd!

“Bir Adam Yaratmak” oyunun, aslında kendini yaratmak serüvenindi senin, kendini yazdın orada.

Allah vergisi çılgın ve ateşli bir ruh taşıyordun bedeninde.

İçindeki o ruh, içindeki o yedi başlı ejderha, seni meşin bir top gibi bir oraya, bir buraya avare ve serserice çarpıp çarpıp duruyordu.

Bîzârdın elinden; dinmek nedir, sükûnet nedir bilmiyordu.

Kaç kere Paris’teki pansiyonunda aynanın karşısına geçmiş ve tırnaklarını yüzünün derisine geçirerek Allah’a yalvarmıştın, “Rabbim beni benden kurtar!” diye.

Derken, bir gün bir nazar ile çarpıldın.

Öyle bir nazar ki seni ta derininden, ruhunun ruhunun ruhundan, can evinden vurmuştu.

Bir nazar ki senin o ateşîn, o ejderha misali ruhuna çarpmıştı ve yaralamıştı, kanatmıştı onu.

İçine kanlar dolmuştu, boğazına kadar gelen kanlar…

Kusmak, ruhunu da birlikte kusmak istiyordun.

O nazar ruhuna kancasını geçirmiş seni ondan kurtarmak istiyordu.

Ancak ruhun yedi başlı ejderha misali dişlerini ve tırnaklarını benliğine/canına geçirmiş direniyordu.

Öyle ki cinnet sınırına gelmiştin, bir uçurumun ağzında durmuştun adeta.

Ya kendini o dipsiz ve karanlık ve meçhul boşluğa bırakacaktın, (böylelikle ruhunla birlikte bütün varlığından vazgeçecektin) ya da o yedi başlı canavarın her bir başına ip geçirip onu emrine alacaktın, ona iman ettirecektin.

Bu ise çileli, çileli… Evet, çileli bir işti; farkındaydın.

Bunun için delirmek, Peygamberlerin, Nebilerin, Velilerin delirmesi(!) gibi delirmek gerekti.

Bedeni ve ruhu eritmek, yeni bir kalıba dökmek ve Peygamberlerin, Evliyaullahın nefesi ile yeniden dirilmek demekti.

Bahçendeki incir ağacına astığın o ip, çalışma odanın, daha doğrusu çile odanın penceresine bakan incir ağacına astığın o ip, ruhuna sunduğun iki seçenekten biriydi.

Kararlıydın, ya o ya bu; ya asılmak, ya kendini dipsiz bir uçuruma bırakmak ve yok olmak…

Ya da teslim olmak, iman etmek ve ezelden ebede uzanan bir kader çizgisinde ipini Allah’a teslim ederek o nereye sürerse usulca peşinden gitmek ve sonsuz özgürlüğe, sonsuz varlığa kavuşmak…

Tercihini yapmıştın…

Kararlıydın; asacaktın onu, teslim olmasaydı şayet o incir ağacının dalında sallandıracaktın ruhunu.

Günlerce çilehanene kapandın, pazarlık ettin onunla, kıyasıya bir pazarlık…

Araf’ın en ince çizgisi sıratın üzerinde bir kavgaya tutuştun onunla.

Ama ne kavga!

Bilmeceler, bilmeceler, bilmeceler…

Cıva ve kurşun tonunda sorular yağdırıyordu sürekli zihnine.

Varlık, yokluk, kader, insan, hayat, ölüm, öteler, öteler ve öteler ötesi sorular…

Bir cebir ustası gibi bir bir çözdün o bilmeceleri…

Bir bir cevapladın o soruları…

Ve sonunda havlu attı ruhun, “pes” dedi.

Teslim oldu ruhun.

Gözlerin parladı ve tatlı bir rehavetle kendini koltuğuna bıraktın.

Ruhun ile savaşın bitmişti artık.

Artık delirebilirdin; peygamberler gibi, evliyalar gibi delirebilirdin(!).

Ve ağacı kestirttin, o incir ağacını…

Evet, evet, o İncir ağacını kestirten annen değil, sendin.

Zira oyunu sen yazmıştın, onun kesilmesini sen istemiştin.

Tarık bin Ziyad gibi, önünde tek yol bırakmıştın.

Artık mesut bir deli divaneydin…

Peygamberler yolunda, evliyalar yolunda bir divane… Allah yolunun divanesi…

Artık ruh ve aklın kıskacından çıkmış kendini kaderin eline teslim etmiştin.

“Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya” diyordun.

“Bir Adam Yaratmak”ın finali…

O ne muhteşem finaldir, Üstâd!

Göklerden gelen iradeye tam bir teslimiyet içinde kendini kurban etmek için Hz. İbrahim’in arkasında yürüyen İsmâil misâli, ardısıra gelen ve kalbine vesvese vermeye çalışan şeytanı taşlaması gibi, sen de, o düzenbaz ve menfaatperest dostlarını(!) kovduktan sonra, tek başına yürüdüğün ve seni tımarhâneye götürmek için gelen doktorların eline kendini bıraktığın o sahne…

O sahneyi de çözdüm ben Üstâd!

Oyundaki o doktorlar, kaderi temsil ediyorlardı aslında; kendini kaderin eline bırakmıştın.

O düzenbaz ve sahtekâr dostlar, annenin o göz yaşları, sevenlerinin o sevgi, o teessür ve merhamet tezahürleri ise kalbine gelen vesveselerdi, kovdun onları.

Tımarhâne ise artık yeni dünyandı senin; kaderin seni Sakarya misali “kıvrım kıvrım” dolaştıracağı yeni dünyan…

“Sakarya Türküsü”, yeni kaderindi senin, önceden sezdiğin ve mısralara döktüğün ve 49 yıl boyunca harf harf, mısra mısra yüzünün derisine kazıdığın kaderindi; onu türkü yaptın diline.

Sakarya ise sendin o türküde, kendini anlatıyordun.

Yeni bir sayfa açmıştın hayatında;

Ezelden ebede uzanan kader çizgisinde zaman ve mekân planında insanlığın içinde aktığı mecraların değişmez tarihi yasasını, yeni açtığın kader defterinin serlevhası olarak hâkk ettin:

“Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;

Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.”

Zira birinci vazife, hatları karıştırmadan nerede durduğunu bilmekti, bütün cephesi ve mahiyetiyle bu şuura ermekti. Bu şuura ermiştin sen.

İşin zordu, farkındaydın bunun. Sular yokuş aşağı inerken sen yokuş yukarı tırmanacaktın ve de köpük misali gövdene bütün bir davânın kurşundan yükünü yüklenerek tırmanacaktın.

“Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,

Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine”

Zira kandillere katran dökülen bir zamandı. Ümitsizliğin, kimsesizliğin zifiri bir gece gibi ülkenin, milletin, inananların üstüne çöktüğü ve ruhları, bedenleri, dilleri ve kalemleri donduran bir zemheriydi zaman.

“Öz yurdunda garip ve öz vatanında parya” olunan bir zamandı.

Ve de yalnızlık, yalnızlık, yalnızlık…

“Sakarya, saf çocuğu, masum Anadolu’nun,

Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!”

Dillerin suspus olduğu, korkunun yürekleri rehin aldığı, insanların kuşdiliyle konuştuğu bir zamanın eşiğinde bir iman ve vicdan muhasebesine durdun:

“Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?

Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük! ..”

Sakarya sendin, nefsine sesleniyordun:

Bu ağır imtihana atılmak, bu büyük davânın hamalı olmak! diyordun.

“Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,

Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;

Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.”

Ağır bir imtihandı önündeki.

Gerçi Allah yolunun divanesi olmuş bin bir başlı kartal misali ruhun bunlara aldırmazdı, biliyordun bunu.

Ancak ya kanarya misali gördüğün o bedenin!

O bu yüke dayanır, onu taşıyabilir miydi?

Soruyordun kendine:

“Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!

Bin bir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?”

O ana kadar göğüs kafesinde, munis ve tam bir teslimiyet edasıyla susan, ancak alev alev yanan gözleri ile seni izleyen ruhun, o binbir başlı kartal, bu soru karşısında aniden dirildi ve bütün heybetiyle kanatlarını gererek haykırdı içinden:

“Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;

Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!

Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;

Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!

Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;

Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya! ”

Aldırmadın ve ayağa kalktın…

Öyle bir kalkış ki son nefesine kadar bir daha oturmadın.

Zira davâ her cephesinde kimsesiz ve öksüzdü; mevziler terkedilmiş ve terkedilen mevziler menfaatperest, mukallit, fikir ve şahsiyet fukarası, millet ve din düşmanı, din madrabâzları ve softalar tarafından işgal edilmişti.

Binaenaleyh her cepheye koşuyor ve her cephede davâyı savunuyordun.

Fikir, tarih, siyaset, ruh, maneviyat, edebiyat, sanat cephesi…

Korku ve ihanetlerin, zülüm ve baskıların ülkeyi, milleti ve inananları buzdan bir dağ gibi çepeçevre kuşattığı o surları bir kartal gibi, etinle, tırnağınla ve gaganla aşındıra aşındıra bir gedik açmaya, bir ışık, bir umut yolu bulmaya çalışıyordun.

Ümitsizliğin ve de kimsesizliğin zifirî bir gece gibi ülkenin ve ümmetin üzerine çöktüğü, ruhların, bedenlerin, dil ve kalemlerin donduğu bir zemheride Prometheus misali göklerden kıvılcımlar taşıyor ve onunla ruh, beden, dil ve kalemlerin buzunu çözmeye, peygamber ve evliyalardan aldığın ilâhi nefhâyı bir maya gibi genç ruh ve dimağlara çalmaya çalışıyordun.

Hedefinde gençler vardı, özellikle gençler…

Gençlerdi umudun senin.

Bütün varlığını onlara hasretmiş, ruh, dimağ ve kanından damıttığın iksiri onlara aşılıyordun.

“bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik…

‘zaman bendedir ve mekân bana emanettir!’ şuurunda bir gençlik” diyordun.

Kendi ifadenle, “… tam 30 yaşımda, kanlı bir fikir çilesinden ve nefs muhasebesinden sonra, her bakımdan tek kurtuluş yolunu Müslümanlıkta görmüş bulunuyorum!” diyerek yola çıktığın ve 25 Mayıs 1983’te, artık o bin bir başlı kartalı taşıyamayacak hale gelen bedenini toprağa emanet ederek göklere kanat açtığın ana kadar geçen 49 yıllık ömrünü o özlemini duyduğun gençliğe harcadın.

Kırkdokuz yıl…

Her yılı, her ayı, her günü, her dakika ve saniyesi çileyle dolu kırkdokuz yıl…

Fikir çilesi, ruh ve vicdan çilesi, davâ çilesi gibi manevi çilelerin yanı sıra, bir de yoksulluk, ayrılık, hicran, hastalık, hapis, işkence, ihanet, iftira gibi çilelerle geçen kırkdokuz yıl…

Öyle ki, her anı çile dolu bu kırkdokuz yılı bir topografya gibi alnına kırış kırış çizgilerle çizmişti zaman.

Maddi manevi bütün ıstırabını, bütün davâsını, bütün çilesini şiirleştirip senin gibi, mısra mısra alnına, yüzünün derisine bir hakkâk gibi işleyen başka biri gelmiş midir şu yeryüzüne, sanmıyorum.

Bir tek sensin o Üstâd!

Alnında ve yüzündeki o her bir kırış senin ruh ve fikir çilenin, senin vicdan ve kalp sızının, senin bir ömür boyu akrebin kıskacında oradan oraya peşinden sürüklediğin yorgun ve çilekeş bedeninin şiiridir Üstâd!

Ama ruhun şâd olsun Üstâd!

Ruhun şâd olsun zira iman ve davâ şuurunun maya tutması için uğruna çileyle dolu ömrünü feda ettiğin o gençlik, gedik açtığın o surları, o korku ve ihanet surlarını bugün yerle yeksan ettiler, artık küffarın karşısına cesaretle dikilmenin, hesap sormanın yürekliliğine erdiler.

Ruhun dirildi onlarda Üstâd!

Ruhun şâd olsun Üstâd!

Zira ümmet, korku duvarlarını yıktı artık; bir özgüven ve cesaret ufkuna erdi.

Şimdi sıra, ruh, fikir ve medeniyet planında bir diriliş hamlesinde bulunmak, yeniden o ihtişamlı zamanların o ihtişamlı bayrağını yeryüzünün kalbine dikmekte.

O da olacak Üstâd, Allah’ın izniyle o da olacak!

Zira ilk cemre, ikinci cemre düştü Üstâd, sıra kaçınılmaz üçüncü cemrede!

Bahar yakındır Allah’ın izniyle, diriliş yakındır.

Birileri bugün eşiğinde bulunduğumuz şafak öncesi zifiri karanlığa bakarak rüya gördüğümüzü sanabilir.

Varsın sansınlar Üstâd!

Lakin biz Rabbimizin, “eleyse’s- subhu bi karîb?” -değil mi ki sabah yakındır?- vadine iman etmişiz.

Allah’ın izniyle bu sabah yakındır, hem de çok yakın…

Seni ifade etmekte aciz kalan bu kifayetsiz, bu cılız ve bu sönük sözlerimin sonuna gelirken, bir kez daha ruhun şâd olsun;

Ey “göklerin çektiği kartal!”

Not: Bu yazım ‘Yolcu’ dergisinin 87. sayısında yayınlandı.

Bir Cevap Yazın