1.545 Okundu

Erdoğan İstediği İçin Tercihim ”EVET”

Referandum tarihi yaklaştıkça, çevremde kimi kafası karışık, kararsız arkadaşlarımın bu konuda ne düşündüğümü merak eden sorularıyla muhatap oluyorum. Belli ki tercihimi öğrenmek istiyorlar; kestirmeden “tabi ki ‘evet’ olacak” diyorum. Sorular bununla bitmiyor, tercihimin nedenini de öğrenmek istiyorlar. Yine kestirmeden, “Recep Tayyip Erdoğan böyle istediği için” diyorum. Önce inanmak istemiyorlar; kendileri ile alay ettiğimi ya da meseleyi tiye aldığımı düşünüyorlar; bunu yüzlerinden ve bakışlarından anlıyorum. Hemen müdahale ediyor, “Belki inanmıyorsunuz ama gerçekten o istediği için tercihim evet” diyerek, ciddiyetimi anlamaları için ön alıyorum.

Tabi, değerli okuyucularım, siz de şaşırdınız değil mi, siz de benden böyle bir cevap beklemiyordunuz herhalde? Oyumun “evet” olabileceğini belki tahmin ediyordunuz. Ama gerekçeme oldukça şaşırdınız değil mi? Şaşırmış olmanızda herhangi bir mahzur göremem ama “bu, düpedüz bağnazlık!” demenize dayanamam. Zira unutmayın ki, farkında olunsun ya da olunmasın, en mutaassıp bir düşünce veya hükümde bile onu ayakta tutan üzerine oturduğu bir kaide vardır. Düşünme ve hüküm verme melekelerini kullanma hususunda en tembel davranan bir insanda bile bu mekanizma işler; sadece bir diğerine göre daha ağır, daha gürültüsüz ve sessizce işler ki çoğu zaman kendisi bile bunun farkında olmaz ve sadece kendisinde bir hükmün oluştuğunu fark eder. Dolayısıyla, bir fikir veya hükmü salt ifade kalıbına bakarak aceleyle peşinen mahkûm etmek, modaya uysa da, ilmî ahlaka uymaz! Bu ifadelerden, “her düşünce ya da hüküm saygındır ve hoş karşılanmalı” gibi bir sonuç çıkarmadığınızı ümit ederim. Çünkü bir düşüncenin, bir fikir ya da hükmün bir dayanağının olması başka, onu doğru bulmak, onu benimsemek ve de saygın bulmak başka: “Anlarım, kabul etmem; anlarım, doğru bulmam, anlarım ama dayanaklarını yetersiz ya da yanlış bulurum, dolayısıyla saygı da duymam…”
Bu işin bir yönü…

Bir başka yönü de şu:
İnsanların “tercihte bulunma” ya da “bir konuda hüküm verme” süreçleri ile ilgili yapılan değerlendirmelerde göz ardı edilen bir husus var. İster bir düşünür olsun, ister en alelade bir insan olsun, her insanda, bir konuda hüküm sahibi olma sürecinin salt mekanik akılla gerçekleşmediği gerçeğidir ki, mekanik akıl çoğu zaman burada en az rolü oynayan unsurdur. Esas karar verici olan, insanın üst aklı olan bilincidir. Bu üst akıl veya bilinç ise, bir insanın çocukluğundan itibaren toplayıp biriktirdiği bütün duyguları; sevinç, nefret, ümit, arzu, ahlak, değer, namus anlayışı, iman gibi, kısacası, vicdan ve şuuraltının da içinde bulunduğu, çok kompleks bir yapıya sahip metafizik yönüdür ki, buna ben, “metafizik akıl” diyorum.

Zira mantık ölçülerine uygun güçlü bir şekilde mekanik aklı işletmek çok az insanın başarabileceği bir iş olduğu kadar, başarılsa bile, ondan devşirilen güç, kişinin metafizik aklının gücüyle mukayese edildiğinde, güneşin karşısında ateşböceğinin saçtığı parıltı kadar bir tesire sahiptir. Çünkü mekanik akıl, metafizik akıl kadar etkili hassalara ve zengin melekelere sahip değildir. O duyguları tanımaz; acıyı, ihtirası, mutluluğu, kederi, imanı bilmez, tadamaz. Gerçi üst akıl, her zaman mekanik akılla uyum içerisinde çalışmak ister, onun topladığı verilere, yaptığı muhakemelere önem verir ancak nihai kararı gene de kendisi verir. En realist bir hükümde bile metafizik bir aklın etkisinin olduğunu düşünüyorum. Evet, bazen vicdan ve ruhlar da mekanikleşebilir. Fakat ideolojik körlük dediğimiz, fikir saplantılarından bağımsız, yapılan bir muhakeme de, genellikle mekanik akıl metafizik akıl ile çelişmediği gibi, metafizik aklın hüküm verme sürecine de ışık tutar ve işini kolaylaştırır.

Bu teorik tartışmayı uzatmayacağım, ancak bir hususu daha belirtip asıl meramıma geleceğim. O da şudur: İnsanlık tarihi boyunca, vicdan ve sağduyunun üzerinde ittifak ettikleri doğruları saymazsak -yalan söylemenin kötülüğü gibi-, birey, toplum ve siyaset hayatına dair alanlarda insan ürünü olan fikir ve teorilerde mutlak bir doğru olduğuna inananlardan değilim. Durduğunuz yere, yapmak istediğiniz işe, bütün içindeki konumuna göre değişkenlik arz eden; bir duruma, bir zaman ya da mekâna göre “doğru” olanın, başka bir konumda yanlış olabileceğini düşünüyorum. Örnek olarak, birçok yüzü olan bir taş düşünelim. Pürüzsüz ve dümdüz olan bir duvar yapmak istiyorsunuz. Bu duvar için taşın doğru yüzü, pürüzsüz ve dümdüz olan yüzüdür. Ama doğal görünüme sahip, girintili ve çıkıntılı bir duvar yapmak istediğinizde ise, duvar için taşın doğru yüzü size bu dekoru sağlayan düz olmayan yüzü olacaktır. Dolayısıyla, yapmak istediğiniz işe göre doğrunun yönü ve mahiyeti de değişmiş oluyor; bu pragmatizm değildir, hikmettir. Zira pragmatizmde, her türlü ahlaki ve vicdani sınırı aşan bir ihtiraslar manzumesi söz konusu olabilirken, hikmette ahlak ve vicdan esastır.

Sabırsızlandığınızı ve giderek konudan uzaklaştığımı düşünmeye başladığınızı sezmiyor değilim. Ancak, “usül” konusunda bir uzlaşıya varmazsak, “hüküm” konusunda uzlaşamayız.
Ben, buraya kadar, “tercihim evet” hükmünün nasıl bir “usül”e dayandığını, biraz da mekanik akıldan yardım alarak size anlatmaya çalıştım. Ama bu hükme salt mekanik akıl ile değil, daha çok metafizik aklımla vardım. Şöyle ki:

Mevzu, siyaset alanının idaresi ile ilgili yapılmak istenen bir anayasa değişikliği; esası bu. Bir birey olarak, benden-yani milletten- bu değişikliği onaylayıp onaylamadığım soruluyor. Eğer mekanik akıl ile bu işe kalkışsam, 18 maddeyi önüme koymam, tek tek bunları incelemem ve bunun neticesinde bir hükme varmam gerekiyor. Bunu yapmam için de, siyaset teorilerini, hukuk ilmini ve Dünyadaki uygulamalarını mukayeseli bir biçimde bilmem ve buna göre bir mantık işlemini gerçekleştirmem gerektiği konusunda herhalde hem fikiriz. Görüyorum ki, böyle bir çabanın içinden koca koca profesörler dahi çıkamıyor. O zaman, mekanik aklın bu konuda bana pek yardımcı olamayacağı gerçeğini görüyorum. O zaman iş benim metafizik aklıma kalıyor; yani bilincime…

Bilincim ile yapılan tartışmaları, tarafları, tarafların nerede durdukları, dünkü sicilleri, ülke, millet, milletin kültür, inanç ve değerleri ile ilgili külli hissiyat ve tasavvurları, geleceğe dair tasavvur ve hissiyatları ve de dışarıdaki dost ve düşmanların tutum ve reflekslerini müşahede ederek bir hükme varıyorum. İmam-ı Şafii’nin şu sözü bu durumlarda en garantili yolu gösterir: “Düşmanın okunu takip edin o sizi dostunuza götürür”.  Aslında, bütün mekanik akıl yürütmelere ve yapılan tartışmalara rağmen, hem “evet” cephesi, hem de “hayır” cephesi, mekanik akıl yerine, metafizik akıllarıyla hareket ettikleri de bir realitedir. Mesela, “hayır” diyenlerin ileri sürdükleri bütün o gerekçelerin örtüsünü kaldırın altında onlarca başka saiklerin olduğunu görürsünüz. Bunları saymaya gerek var mı? Ezeli, değişmeyen, daha doğrusu, değişmesi için köklü değişimler isteyen saikler…

Farz edelim ki, muhalefetin yani “hayır” cephesinin iddia ettikleri gibi, yapılacak bu anayasa değişikliği yanlış olsun, ülkenin kalkınması ve gelişmesi için çok da işe yarar bir sonuç doğurmasın. Bu tamamen Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsi bir ihtirası ya da arzusu olsun. Ben, yine de “evet” derim. Neden mi? Beni bu konuda böyle düşünmeye sevk eden iki sebep var:

Bir tanesi şudur: Seveni, sevmeyeni herkes kabul eder ve üstelik bütün siyasi hayatı da göstermiştir ki, Erdoğan tarihin ender zamanlarında benzerlerini gördüğümüz, muhteris, hayalleri olan ve adeta siyaseti sanat edinmiş bir lider. Cesur, özgüveni tam, iradeli, içten, dobra, kendi üslubunda ısrarcı; kıvrak zekalı, hatası ve sevabıyla böyle bir lider… Ben, böyle bir lidere şans tanımaktan yanayım. İnanılmaz engelleri aşarak bugüne ulaştı. Hata yapmadı mı, tabii ki yaptı. Hatadan beri olmak kullara has bir vasıf değil ki. Ben böyle liderleri severim. İskender gibi, Fatih gibi, Yavuz gibi, Napolyon gibi, Erdoğan da muhteris, hayalleri olan, cesur, savaşçı dirayetli bir liderdir. Böyle bir liderin varlığı, hem ülkemiz ve milletimiz için, hem medeniyetimiz ve bölgemiz için, hem de Dünya için bir şans olduğunu düşünüyorum. “Dünya beşten büyüktür” diyen adam, bu adamdır. Ve bu söz, gelecekte, tarihin kaydedeceği en parlak sözlerden biri olacağı konusunda en küçük bir tereddüdüm yoktur. Büyük liderler, sadece yaşadıkları döneme damgalarını vuranlar değil, asıl etkileri gelecekte ortaya çıkan liderlerdir. Recep Tayyip Erdoğan’ın böyle bir lider olduğunu düşünüyorum.

İkinci sebep şudur: Bir milletin hayatında öyle anlar olur ki, bir liderin kaderi ile o milletin kaderi çakışır. Liderin başarısı ve zaferi, o milletin başarısı ve zaferi, liderin hezimeti ise o milletin hezimeti ile eş anlama gelir. Bazen öyle anlar olur ki, bir liderin bir konuda yanlış yaptığını düşünsek bile, onu desteklemek, arkasında durmak, desteklememekten daha doğru hale gelir. Böyle anlarda, tek tek yanlışlara odaklanmayıp fotoğrafın bütününe bakılır. Çünkü yapılan yanlış çok çok hayati bir alanda değilse, zaman içinde onun telafisi her zaman mümkündür.

Bunları şunun için söylüyorum: Son iki, üç yıldır giderek daha açıktan yüzlerini göstermekten imtina etmeyen Batı kaynaklı bir küresel gücün, Erdoğan’ın görünüşte şahsını hedef alan ve 15 Temmuz darbe girişiminin arkasındaki varlıklarını düşündüğümüzde -ki bunda artık şüphe yoktur- düşmanlığına şahit oluyoruz. Kimi zaman imalar ile kimi zaman açıktan bize şunu söylüyorlar: ” Biz ülkenize düşman değiliz! Bizim sorunumuz Erdoğan ile”. Tabii bu kocaman bir yalan. Bir insanın şahsına düşmanlık olur mu? Düşmanlık, o insanın şahsıyla bütünleşen ülkenin yeni konum alışınadır. Erdoğan, halka rağmen var olan, bir diktatör değil ki, halkına da düşman olsun? On dört yıldır, Batının hiç bir ülkesindeki liderlerin sahip olmadığı bir oyla, milletin yarısının oyuyla, iktidarda olan bir liderdir. O zaman Erdoğan’a düşmanlığınız neden? Bir tek nedeni var: Erdoğan’ın liderliğindeki Türkiye, artık her dediklerine itaat etmiyor. Onlar ise, kayıtsız şartsız itaat istiyorlar. Düşmanlıklarının gerçek sebebi bu; başka bir şey değil. Erdoğan sayesinde bu millet bir kez özgüven kazanırsa onu çökertmek çok zor olacaktır. İşte Erdoğan, bu millete yeniden bu özgüveni kazandırdı; sadece kendi ülkesine değil, bütün Müslüman halklara hatta bütün mazlum halklara… Erdoğan’a karşı bu çaptaki düşmanlıkları “Dünya, beşten büyüktür” mesajının ne anlama geldiğini bildikleri içindir…

Evet, sözü daha fazla uzatmama gerek yok; sadece bu iki sebep dahi seçmeni “Recep Tayyip Erdoğan böyle istediği için tercihim evet” noktasına getirmesi için yeter olduğunu düşünüyorum.

Metafizik aklım ya da bilincim böyle diyor.

 

Bir Cevap Yazın