1.906 Okundu

Düşmanım Siyahî Gelip Beyaz Gideceğine Mert Olsun ya da Texas’lı Bir Kovboyun Tahlili

Şu Amerikan halkındaki tahammülsüzlüğe bir bakar mısınız?

Adam daha koltuğuna oturmadan, şimdiden “Seni istemezük!” çığlıkları ile sokakları doldurmaya, şehirleri yakıp yıkmaya başladılar.
Bunlar da güya ABD’nin demokratları…

Bir durun bakalım!
Adam daha koltuğuna bile oturmadı, daha bir şey yapmadı.
Nedir bu hezeyanlarınız?
Hele bir fırsat verin, ne yapacağını görün, beğenmezseniz ondan sonra tepkinizi koyarsınız.

Kaldı ki 4 yıllığına seçildi bu adam, orada ebedi kalacak değil ya!
Beğenmezseniz, 4 yıl sonra tekrar sandık önünüze gelecek ve o zaman işin halline bakarsınız!
Hani demokrasinin anayurdu idiniz(!), şimdi biz mi öğretelim demokrasiyi size?

Trump’ı savunmak da bana düştü ya!
Ama mesele Trump’ı savunmak değil; işin içinde başka işler var.
Anlaşılan bazı güçlerin hevesleri kursaklarında kalmış ya da planları bozulmuş ve şimdiden endişelenmeye başlamışlar.

Bu gösterilerin masum olduğuna inanmıyorum.
Bizdeki Cumhuriyet mitingleri ya da gezi eylemlerinde olduğu gibi, orada da kimi karanlık ellerin işin içinde olduklarını ve provokasyonlar yaparak halkı kışkırttıklarını düşünüyorum.

Aslında seçim sürecinde Trump’a karşı organize bir direncin devrede olduğu çok net görülüyordu. Öyle ki, ulusal ve küresel medya, küresel ekonominin patronları, lobiler, sanat ve sosyete dünyası ve siyaset merkezleri blok halinde adama cephe almış ve onu karalamaya, adeta aşağılayarak lümpen ve silik bir kişilik olarak göstermeye çalıştılar.

O ise, tek başına bütün bunlara karşı direnerek geldi. Kendi partisi dahi yeterince destek vermedi; bir Cumhuriyetçi olan eski başkan oğul Bush dahi Demokratların adayı Clinton’u destekledi.

Fakat süreç onu, seçmen gözünde mağrurların mazlumu yaptı.

Zengindi, kendi parasını harcayarak seçimi göğüsledi, Clinton gibi sırtını başkalarına dayamadı.
En büyük silahı ise kendi gerçek kişiliğini oynaması oldu. Kaba ve agresif bir görünüme sahip olsa da olduğu gibi göründü, içinden geldiği gibi konuştu.
Bazı yönleri ile Erdoğan’a, bazı yönleri ile de bizim rahmetli Sakıp Ağaya benziyordu.
Diplomatik, üstü kapalı bir dil ve üslup kullanmıyordu; bir tüccar mantığıyla somut ve net konuşuyordu.
Sözlerinin müşterisinin kimler olduğunun ve kimleri kızdırdığının farkındaydı. Rakiplerini kızdırdıkça, müşterilerinin çoğalacağına ve bundan hoşnut olacaklarına inanıyordu, çünkü rakiplerinden hoşlanmayan büyük bir çoğunluğun olduğunu biliyordu.
Dolayısıyla, bugüne kadar ABD seçimlerinde görülmediği kadar sert bir üslup ile kampanyasını yürüttü ve rakibi bir bayan olmasına rağmen onu dahi, nezaket kurallarını aşan bir polemiğin içine çekmeyi başardı.
Bir başka ifade ile Trump, gözü pek, hırslı, saldırgan kişiliği ile Teksaslı bir kovboy gibi, tek başına bütün rakipleri ile bir mücadeleye tutuştu.

Binaenaleyh, Trump’ın bugün bagajı boş, birilerine karşı bir diyet borcu yok.
Patronların rahatsızlıkları da bundan olsa gerek.

Zira kapitalist toplumların her zaman efendileri patronlardır yani sermaye sahipleri…
Söz, irade, güç, yönetim onların tekelinde…
Demokrasi, seçim işin hikâye tarafı…
Devlet, onlar için hisselerine ortak oldukları büyük bir şirkettir.
Başkan olarak seçtikleri ise bu şirketi yönetecek bir CEO…

Çünkü ABD’de bu işe kalkışmak için çok büyük para ve güç gerekir.
ABD Federal Seçim Komisyonunun 2012 yılı için açıkladığı seçim gideri 11 milyar dolar ki bu sadece işin görünen resmi miktarı…
Galiba “Gücün Coğrafyası” isminde bir kitaptan okumuştum, bir tek senatörün seçim gideri 200 ya da 300 milyon dolar civarında olduğunu yazıyordu. Başkan adayı için ise bu rakam 1 milyar doları buluyormuş.
Bu paraları bulmak için ya Trump gibi zengin bir patron olmak ya da büyük patronların sponsorluğunu almak ile ancak mümkün olur ki, ABD’de adayların neredeyse tamamı sponsorlar ile bu işe girişirler.
Patronlar ise bu adaylara hayır olsun diye ya da sadaka niyeti ile bu paraları vermezler.
Her seçim döneminde bu şirket adeta ihaleye açılır ve sermaye çevreleri buna yatırım yaparlar.
Her zaman en büyük hisseyi en güçlü olanlar alır ki, şirketin yönetiminde en büyük yetki ve söz de onların olur.
Başkan, ancak bir CEO’dur bu şirkette ve her zaman bu şirketin yönetim kurulunun emir ve iradesine tabidir.
Pür kapitalist toplumlarda ve özellikle de ABD’de devlet gerçeği bu…

Bugün Trump’a karşı gösterdikleri direnç, hazımsızlık ve düşmanlıklarının sebebi de bu.
Zira Trump’ın kendisi de büyük bir patron olduğu için, bir çılgınlık yaparak bu ihaleye tek başına talip oldu ve kazandı.
Bugüne kadar her zaman şirketin büyük hisselerini elinde tutanlar bu sonucu beklemedikleri gibi, bunu içlerine de sindiremiyorlar.

Daha önceleri, kimileri Cumhuriyetçilere, kimileri ise Demokratlara yatırım yapıp bir rekabete girebiliyorlardı. Hatta çoğunlukla kendi aralarında bir konsorsiyum oluşturarak birlikte bu işe talip oluyor, duruma göre bazen cumhuriyetçilere bazen de demokratlara yatırım yapıyorlardı ki, her iki durumda da şirket kendilerinin elinde kalıyordu.

Ancak bu kez Trump işlerini bozdu; beklemedikleri bir başarı ile şirkete tek başına sahip oldu.
Öyle ki, hem Temsilciler Meclisinin hem de Senatonun çoğunluğunu eline geçirdi.

Şimdi bir telaş ve korkudur tuttu bunları.
Zira şirketi Trump’a devretmek zorlarına gidiyor ve vermemek için ya da en azından ona ortak olarak kalmak için direnç gösteriyorlar.
Ve bunun için de bütün güçlerini seferber edip halkı kışkırtmaya ve ayaklanmaya sevk ediyorlar.
Neymiş, “Halk seni istemiyor.”
Sığındıkları argüman bu…
Amaç, ona diz çöktürmek ve ortaklığa razı etmek…

Bakın, Trump’a karşı gösterilen direnç ve hoşnutsuzluk sesleri sadece ABD’nin içinden gelmiyor, birçok Avrupa ülkesinden de geliyor.
Trump’ın seçim zaferi Avrupalı birçok lideri de rahatsız etmiş olmalı ki, bugüne kadar görülmemiş biçimde, yayınladıkları tebrik mesajlarında dahi, “ama” ile başlayan kimi endişeler dile getirildi.

Biz bunların, ikinci ya da üçüncü sınıf gördükleri bir ülkeye karşı bu türden kibirli ve buyurgan tavırlarını biliyorduk ama birbirlerine karşı hele ki ABD’ye karşı aldıkları bu türden bir tavra ilk kez şahit oluyoruz galiba.

Güya Trump’ın yönetiminde, batı değerleri ve demokrasi konusunda endişeleri varmış.
Sevsinler batılı değerlerinizi ve demokrasi anlayışınızı.
Sanki dünya sizinle bir huzur ve güven iklimini yaşıyor da, Trump gelince bunu tersine çevirecek!

Bunların hepsi yalan ve aldatmaca…
Amaç Trump aleyhinde bir algı oluşturmak ve onu sindirmek.
Zira bu ülkelerdeki şirket ortakları da aynı küresel patronlardır.
Dolayısıyla farklı coğrafya ya da ülkelerden gelse de ses aynı ses.
Dediğim gibi amaç Trump’ı baskılamak ve bugüne kadar süre gelen küresel sisteme, yani ortaklığa razı etmek.

Çünkü Trump aynı küresel sistemin bir aktörü olsa da, seçim sürecinden bugüne gösterdiği tutum ile bir CEO olarak değil, bir patron olarak kendi tarzını ve kişiliğini ortaya koyacağını ve kendisine ortak kabul etmeyeceğini hep ifade edip durdu.
Dolayısıyla, adamın siyasette kendini oynamasını şimdiden baskılamaya ve onu bir kalıba sokmaya çalışıyorlar.

Bizdeki Cumhuriyet mitingleri de aynı amaç ile yapılmadı mı?
Kemalistler ve onların arkasındaki sermaye çevreleri, o güne kadar her zaman ortak oldukları devlet şirketinin ellerinden çıktığını görünce, hem bunun yarattığı öfke ve hazımsızlık ile Erdoğan üzerinde psikolojik ve fiili bir baskı oluşturarak onu hizaya sokmak için yani şirketi bütünüyle ona kaptırmamak için toplumun bir kesimini  tahrik ederek bu mitingleri tertiplediler.
“Eksen kayıyor”, “Batılı değerlerden uzaklaşılıyor”, “Ülke İranlaşıyor, Malezyalaşıyor” gibi her gün yığınla tezvirat üreterek psikolojik bir baskı ve algı üretmeye çalıştılar.
Gezi olayları da aynı amaç için değil miydi?
Bugün Trump’a yapılmak istenen de bu…
Trump daha koltuğuna dahi oturmadan, ne gördünüz ki endişeniz artmış olsun?

Bu sözleri, şimdiden Trump’ın iyi işler yapacağına inandığım veya düşündüğüm için söylemiyorum. Belki gideni aratan bir lider de olabilir; bunu bilmiyorum.
Ama kötü işler yapsa da bu adam harbi…
Dostluğunu da düşmanlığını da hatta gâvurluğunu da açıkça ortaya koyuyor.
Dilerim böyle de kalır.
Zira kendini gizleyen, siyahî gelip beyazî giden, riyakâr veya münafık düşmandansa mert özü sözü bir düşman her zaman yeğlenir.

Kaldı ki Trump sistemin içinden gelmedi; aksine dışardan ve müesses sistemin blokajlarını aşarak geldi.
Cins ve hırslı bir tüccar kafasına sahip ve en büyük eleştirilerini ABD’nin müesses paradigmasına karşı yaptı.
Patronları kızdıran da bu zaten…
Dilerim Trump bunların hiçbirine pabuç bırakmaz.

Bir Cevap Yazın