2.477 Okundu

Çatlasanız da, Patlasanız da Bu Çınar Yeniden Göverecek

ÇATLASANIZ DA, PATLASANIZ DA BU ÇINAR YENİDEN GÖVERECEK

1.
Acımız büyük.
Öfkeliyiz.
Zira terör geçen hafta kahpe yüzünü bir kez daha sergiledi ve onlarca masum cana bir kez daha kıydı.
Bu canice, bu kahpece işlenen terörü lanetliyoruz.
Rabbimizden bunu yapanları, destekleyenleri, planlayanları ve arkasındaki gerçek sahipleri kahru perişan etmesini niyaz ediyoruz.
Bütün hesapları boşa çıkarmasını ve kurdukları tuzaklarda kendilerini helak etmesini de…

Terörün amacı, toplumda korku ve kaos yaratmak, ülkeyi hem siyasi, hem güvenlik, hem de ekonomik açıdan bir buhrana sürüklemek ve yönetilemez olduğu algısını toplumda var etmek.

Teröre verilecek en güçlü cevap ise, tıpkı 15 Temmuz’da olduğu gibi, bütün siyasi, fikri farklılıkları bir yana bırakarak millet olarak daha da kenetlenmek, bir ve beraber olmak yani terör ile hedeflenen her ne ise aksi bir duruş sergilemektir.

2.
Ülkemizin Gezi olaylarıyla başlayan planlı, sistematik ve asimetrik bir savaş ile karşı karşıya olduğunu ve bu savaşın arkasındaki aktörlerin kimler olduğunu ve de bizden ne istediklerini, bu terör eylemleri ile neyi amaçladıklarını da biliyoruz.

Söylemeye gerek var mı?
Terörü kimler kurguluyor ve kimler himaye ediyor. Teröristleri kendi ülkelerinde barındıran, faaliyetlerine izin veren, hatta maddi olarak destekleyen, ‘senin teröristin, benim teröristim’ diye ayrım yapan, onları parlamentolarında konuk eden, Irak’ta, Suriye’de ‘benim adıma savaşıyor’ diye onları himaye edip silah veren, kimiyle de -“DEAŞ” gibi- savaşıyor gözüküp aslında bizzat var eden (Trump: DEAŞ’ı ABD kurdu) kimler ise, işte onlar…

FETÖ darbecilerine kimler kucak açıyor, kimler himaye ediyorsa işte onlar…
FETÖ darbecilerinin adeta sığınağı oldu, ABD ve Avrupa.
Fırsatını bulup kaçan soluğu oralarda alıyor.
Normal bir vatandaş, bir işadamı bile vize alamazken ya da alsa bile üç aydan fazla kalamazken, bunlar adeta vatandaşlarıymış gibi serbestçe barınabiliyorlar ise bunu başka ne ile izah edebiliriz?

Fehriye Erdal, tescilli bir katil…
Terör suçundan yıllardır kırmızı bülten ile aranıyor. Avrupa’nın birçok ülkesinde defalarca tutuklanmasına rağmen, her defasında serbest bırakıldı. Ve hala Avrupa ülkeleri arasında cirit atıyor?
Buyurun size, demokratik(!) ve hukuk devleti(!) Avrupa ülkeleri…
Buyurun size, darbecilere, tescilli katillere, terör örgütlerine kol kanat geren medeni(!) dünya…
Sisi, kırmızı halı ile karşılanıyor, FETÖ liderine çiftlik, köşk tahsis ediliyor…

Sözün kısası düşmanlar belli.
Terör ve terör örgütleri, modern dönemlerin küresel güçlerinin kullandıkları en büyük, en kirli ve en insanlık dışı silahları olmuştur maalesef.
Zira arkasında küresel güçlerin olmadığı hiç bir terör örgütü uzun süreli yaşama şansı elde edemez ve de adım atamazlar.
Hele ki, günümüzün en modern teknolojileri ile donatılmış ve insanların nefes alış verişini dahi takip edecek donanıma sahip istihbarat örgütlerinin olduğu bir Dünyada…

3.
Bizden ne istiyorlar?
Dur, diyorlar bize!
[Otur oturduğun yerde!
Öyle bölgenin meselelerine karışma!
Dünyanın kurulu sistemi ile uğraşma!
Birinci Dünya Harbinden sonra, senin aktörlüğüne son verdik ve ne güçlüklerle seni sistemin dışına ittik. Şimdi kalkmış, yeniden “ben de aktörüm”, diyorsun. Bununla da kalmayıp başkalarının da aklına karpuz kabuğu düşürüyorsun. Yok, “Dünya beşten büyükmüş”? Yok, “adaletsiz bir dünya sistemi varmış?” Yok, “dolardan vaz geçin, altın kullanın ya da her ülke kendi para birimini kullansın” Bak arkadaş, kulağımıza kar suyu kaçırıyorsun; huzurumuzu bozuyor, canımızı sıkıyorsun. Hani, yıllar önce anlaşmıştık seninle, bir daha böyle işlere karışmayacaksın, diye.
Söz dinler, uslu durursan, seni himayemize alır ve koruruz, diye.

Bak, seni NATO şemsiyesi altına aldık, koruyoruz işte.
AB’ye almasak bile, koridorlarında gezinmene izin veriyoruz.
Kal buralarda, daha fazla ileriye gitme! Orta halli bir memurluğa razı ol, diye.

Şimdi sen kalkmış bütün bunlara itiraz ediyor, “tanımam” diyorsun ve geçmişin rüyasını görüyor, “ben de aktörüm”, diyorsun.
Kültür coğrafyam, medeniyet sınırlarım, bölge liderliğim, tarihi bağlarım, benden habersiz ve izinsiz bu bölgede kuş uçmaz. Bak arkadaş, senin gibi, zaman zaman kısık sesle dahi olsa bunlara itiraz edenleriniz oldu. Ama sonlarının ne olduğuna bir bak! ]

Evet, istekleri bunlar.
Bütün bu eylemler ile bütün bu asimetrik saldırılar ile kulağımıza kaçırmak istedikleri kar suyu, verdikleri mesajlar bunlar.

4.
Peki, biz ne yaptık, ne yapıyoruz?
Biz şunu yaptık, şunu yapıyoruz:

Bir yüzyıl sonra köklerimiz üzerinde yeniden filizlenerek dal budak verdik.
Öyle ki, şimdiden o taze fidanımızın gölgesi ülkemizin sınırlarını aşıp, başka coğrafyalara umut olmaya başladı bile. Zira fidanımız taze ve körpe olsa da, kökü sağlam ve bin yıllık bir geçmişe dayanan, damarları Şark’tan Garba, Cenuptan Şimale geniş bir coğrafyayı kucaklayan asil bir çınar köküdür. Atalarımız boşuna, park ve bahçelere, saray ve cami avlularına çınar ağaçları dikmemişler. Çınar bizim medeniyetimizin sembolüdür. Onun meyvesi, altında esenlik, huzur ve güven sağlayan geniş gölgesi ile asaleti ve yüzyıllara uzanan kadim varlığıdır.

“Allah nasıl örnek verdi, görmedin mi? Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir. Onun aslı sabittir (kökü topraktadır). Ve onun dalları semadadır.
O her zaman Rabbinin izni ile meyvesini verir. Ve Allah, insanlara örnek (darb-ı misal) verir. Böylece (umulur ki;) onlar tezekkür ederler.”

Zaten hasımlarımızı ürküten de bu değil mi?
Yeniden göveren, yeniden göğe eren bir çınara durmak…
Her şey aslı üzerine biter; aslı çınar olandan çınar, akasya ya da deve dikeni olandan da akasya ve deve dikeni…
Başkası mümkün mü?

“Dünya beşten büyüktür” demek için büyük olmaya gerek yok, onurlu ve asil olmak yeter.
Zalime zalim, hırsıza hırsız, sömürene sömürgeci, riyakâr, iki yüzlüye, riyakâr ve iki yüzlü demek için de…
Asalet, onur bunu dedirtir insana.

Asaletten kastım soy, sop, genetik değildir. Medeniyetimizi var eden ve besleyen iman, ahlak, samimiyet, sıdk, merhamet, şefkat ve adalet duygusu ile yüksek mana ve irfanımızdır.
Bizi asil kılan bu değerlerdir.

Tarih, asaletimizin şahididir.
Zira gittiğimiz yerleri batılı sömürgeciler gibi yakıp, yıkmadık, aksine imar ve ihya ettik; ilim, irfan ve medeniyet götürdük. Bugün birçoğu elimizden çıkmış olan o beldeler, bütün yıkım ve tahribatlara rağmen hala eserlerimiz ile doludur ki, Rumeli ve Balkanlar bunun delilidir.
Kimsenin malını, mülkünü, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini çalıp ülkemize getirmedik, kimsenin tarihi eserlerini, kültür mirasını kaçırıp müzelerimize koymadık.
İnsanlarını köle olarak getirip ülkemizde çalıştırmadık.
Kimsenin dilini, inancını, kültürünü yasaklayıp, kendi dilimizi, inancımızı zorla dayatıp kabullendirmedik.
Aksine, kiliselerini onardık, manastırlarını inşa ettik, vakıflarına bağışta bulunduk.
Hukuklarına riayet ettik, kendi hukukumuzu, şeriatımızı onlara dayatmadık.
Kendi inanç ve kültürlerine göre yaşama alanları tahsis ettik.
İnancımıza aykırı diye hiç bir tarihi eseri yıkmadık, bir heykeli, bir mabedi ortadan kaldırmadık. Öyle olmuş olsaydı şayet, yüzlerce yıl hükmettiğimiz o yerlerde bugün bize intikal eden bir tane tarihi eser, heykel ya da mabedin kalmamış olması gerekirdi ki, o zamanlar en görkemli zamanlarımızdı ve bundan bizi menedecek bir güç de yoktu.
Evet, dün böyleydik.
Böyle asil, böyle onurlu ve böyle erdemli idik.

Bugün de öyle…
Daha yeni yeni gövdemiz üzerine dikilen bir fidan olmamıza, daha yeni yeni bedenimize can ve kan yürümesine rağmen, şimdiden gölgemiz Filistin’e, Balkanlar’a, Asya’ya, Afrika’ya hatta dünyanın bir ucundaki Miyanmar’a kadar uzanmaya başladı.
Şimdiden insanların umudu olduk; mazlumların, yoksulların, mağdurların göz nuru, gönül süruru, yolu bekleneni, ümidi olduk.

Adeta, devlet ile millet seferber olduk, yollara düştük.
Nerede bir mazlum, bir yoksul, bir aç, bir çıplak, bir hasta, bir afet ve bir savaş mağduru varsa, imkânlarımız dâhilinde hatta imkânlarımızı zorlayarak, yardımlarına koştuk/koşuyoruz.
Öncelikle, en acil, en temel ihtiyaçlarına el attık: yiyecek, giyecek ve ilaç götürdük. Suyu olmayanlara, kuyu kazdık su sağladık. Hastane, poliklinik, okul inşa ettik. Yolu olmayanların yollarını yaptık.

Doktorlarımız gruplar halinde yoksul bölgelere dağılıp hastalarını tedavi ettiler/ediyorlar: Basit bir katarakttan dolayı yıllarca göremeyenlerin ameliyatlar ile gözlerini açtılar. Afrika’da, 2 milyona yakın kadının mustarip olduğu ve sosyal yaralara da sebep olan fistül ameliyatları yapılarak bu ıstıraplarını giderdiler/gideriyorlar. Yine aşı kampanyalarıyla sıtma gibi, insanları kırıp geçen bulaşıcı hastalıkların önüne geçmeye çalıştılar/çalışıyorlar.

Havaalanlarını yeniledik, uçak seferlerini başlattık.
Oralardan üniversitelerimize karşılıksız öğrenciler getirdik, onların eğitimlerini sağladık. İşadamlarımızı gönderdik yatırımlar yaptık, istihdam alanları açtık.

Her fırsatta, her platformda, zalimlerin zulmüne karşı çıktık, mazlumların sesi olduk.
Suriye ve Irak’ta yaşanan savaş ve katliamlardan canlarını kurtarmak için bize sığınan 3 milyon mülteciyi, ırkına, inancına, mezhebine bakmadan sınırlarımızı açarak ülkemizde barındırdık. Yaralılarını ülkemize getirerek tedavi ettik

Bugüne kadar bir benzeri daha görülmemiş ve içerisinde elektriği, suyu olan, okulu, mescidi, sağlık merkezi, çarşısı bulunan adeta birer kasabayı andıran kamplar inşa ederek, o mültecileri barındırdık. Psikolojik destekler verdik, rehabilitasyon, sağlık ve eğitim imkanlarını sağladık. Yiyecek, giyecek, yakacak ve ilaç ihtiyaçlarını tamamen karşılıksız ve günlük olarak temin ettik.
Ve bütün bunları, tek başımıza, dünyadan hiç bir destek almadan yaptık/yapıyoruz.

Filistin davasına ve Filistin’e olan ilgimizi ise zikretmeye gerek bile yok; onu bilen bilir.

Gerek bölgemizde, gerek dünyanın her hangi bir bölgesinde olsun, her zaman savaşları önlemeye ve barışı tesis etmeye çalıştık.
Kimsenin toprağına, petrolüne, altın ya da madenlerine göz dikmedik.
Kimseyi sömürmedik, kimseyi aldatmadık, kimsenin topraklarına girerek masum insanları katletmedik.
Herkes ile ilişkimizi kazan-kazan anlayışı üzerine yürüttük ve bunda da samimi durduk.
Irk ve mezhep rekabeti üzerinden emperyalist emeller gütmedik.
Aynı inanç dünyasında olanlar ile ümmet anlayışını, farklı inanç dünyasında olanlar ile de medeniyetler diyaloğunu savunduk, asla mezhepçilik yapmadık, asla medeniyetler çatışmasına taraf olmadık.
Açlık, yoksulluk ve geri kalmışlık, çevre sorunu gibi bütün insani meselelerde ön saflarda bulunduk, bir çoğuna öncülük ettik ve uluslararası siyasete “vicdan siyaseti” kavramını biz kazandırdık.

Bütün terör örgütlerini bir gördük, benim teröristim, senin teröristin diyerek herhangi bir terör örgütüne destek vermedik.

Bütün bunları ancak asil milletler, asil insanlar yapabilir.
İşte biz böyle bir milletiz.
Zira her ağaç kendi kökü üzerine göverir demiştim.
İşte bizim kökümüz, böyle asil, böyle şerefli, böyle ulu ve kadim bir çınarın köküdür.
Binaenaleyh başka türlü olmamız mümkün mü?

Son sözüm size ey malum düşmanlarımız!
Çatlasanız da patlasanız da bu Çınar yeniden göverecektir.
Ve siz yenileceksiniz.

Bir Cevap Yazın