1.134 Okundu

Bizi Geleceğe Taşıyacak Olan “Millet” Mefkûresidir, “Ulus” İdeolojisi Değil

Bugün bütün göstergeler Dünyada mevcut devletlerin bölünerek daha küçük devletçiklere dönüşmesi yönünde bir eğilim gösterse de, ben bunun sürdürülebilir bir durum olamayacağını, aksine bir kaç on yıl geçmeden daha az sayıda ancak daha büyük yapıda devletlerin ortaya çıkacağına inanıyorum. Ancak bu, sancılı bir doğumun sonucunda olacak. Aslında bugün dünyanın içerisine girdiği kaos ve insanlığın yaşadığı trajedi bu sancının şimdiden başladığının da işaretleridir.

Zira “ulus devlet” insanlık tarihinin binlerce yıl öncede bıraktığı, ancak medeniyet sınırları dışında kalan yahut medeniyet sınırları içinde olup da şehir hayatı yaşamayan göçebe ilkel toplulukların aşiret, kabile halinde yaşadıkları kapalı hayatlarını ifade eden bir kavramdır. Ne var ki, 1. ve 2. Dünya Harbinden sonra, galip ülkeler, self determinizm, yani her halkın kendi kaderini belirleme hakkı adı altında bu eski ilkel çağrışımlı kavramı yeniden canlandırmaları ve bir hukuk kılıfı giydirerek, millet kavramıyla tanımlanan ve etnik unsurların dışında ortak bir mefkurede kader birlikteliği yapmış halkların kurdukları büyük devletlerini ve medeniyetlerini parçalamak, bölmek ve zayıflatmak ve böylelikle kolayca idare etmek için halklara yutturdukları bir zoka olmuştur ki, maalesef bunda bekledikleri sonucu da elde etmişlerdir. Özellikle de insanlığın kadim coğrafyalarında…

Ancak, binlerce yılın iç içe kardığı ve mecz ettiği halkların yaşadıkları bu kadim coğrafyaların haritası üzerinde böylesine bir ameliyatta bulunulmuş olması sonucu, beraberinde kimseyi mutlu etmeyen, aksine o günden bu güne, büyük acıların ve büyük trajedilerin yaşanmasına sebep olan büyük çatışma ve büyük sorunlar silsilesini de içinde barındırarak bu günlere gelindi. Çünkü bu toprakların her zerresinde bir kilim deseni gibi, onlarca renk, motif ve deseni bir arada görürsünüz ki, ulus devlet adı altında dar ve zayıf bir elbiseyi böylesi dinamik, zengin ve güçlü bir bünyeye giydirmenin mümkün olamayacağını son yüzyıllık acı tecrübeler ortaya koymuştur. Aslında soğuk savaş yıllarının iki kutuplu gerilimli zamanları yaşanmamış olsaydı, bu hal bu kadar uzun sürmez, bu coğrafyaların kadim karakteri bu güne kadar bu suni yapıları böyle bünyesinde barındırmaz ve çoktan, o eski ihtişamlı yapısına dönerdi. O yapı da, millet olma kavramıyla tanımlayacağımız, ırk, soy, aşiret, kabile, renk, dil birlikteliği gibi niteliklere dayalı maddi bir düzeyden, insanları, ortak bir mefkûreye dayalı inanç, mana, ruh ve fikir birlikteliği düzeyine çıkaran bir yapıdır.

Zira millet kavramı vahiy dilinde, din ve şeriat ile aynı anlamlara gelir. Aralarındaki fark, her bir kavramın belli bir yönünün olmasıdır. İtikat yönüyle din, amel yönüyle şeriat, birlik, toplama, istikamet belirleme yönüyle de millet denir. Dolayısıyla millet, aynı inanç, aynı amaç, aynı fikir ve ruh birlikteliği yapmış insanların üst kimliğinin adıdır ki onları bir yolda ve bir kaderde tutar.

Başka bir açıdan, millet kavramı, iradi bir birlikteliği tanımlar, soy, sop, kan, dil gibi zorunlu birliktelikleri değil.

(Nuh Rabbine dua edip dedi ki: «Ey Rabbim, benim oğlum da şüphesiz benim ailemdendir. Senin vaadin elbette haktır ve Sen hakimlerin hakimisin. (Allah da şöyle) buyurdu: «Ey Nuh, o katiyen senin ailenden değildir. Çünkü o (nun işlediği) salih olmayan (kötü) bir iştir. O halde bilgin olmadığı bir şeyi benden isteme. Sana cahillerden olmamanı öğütlerim». (Hud: 45-46)

Hülasa, vahiy diliyle millet, Nuh’un gemisine binip ortak bir kaderi paylaşanların yoludur. Bu niteliği ile de aynı zamanda siyasal bir birlikteliği ifade eder. İşte hilafet bu siyasi birlikteliğin çatısıdır.

Bütün bunlardan çıkaracağımız sonuç şudur: tarihin akış yönünü bir mefkûreyle idrak eden ve geleceğini yine bu mefkûreyle inşa eden millet ve devletler istikbalin kazananları olacaktır. Onun için de, artık bu günün bize yabancı, pörsümüş, naylon kavram ve anlayışlarını bir tarafa bırakarak, tarihin kadim hakikat süzgecinden geçmiş kavram, değer ve anlayışları yeni bir ruh ile diriltecek bir mefkûreyi şimdiden inşa etmemiz kaçınılmaz bir zaruret olarak önümüzde duruyor.

Bu hamleyi başlatmanın bizim için zor olmadığını düşünüyorum. Zira bu konuda büyük bir tarihi tecrübemiz, büyük bir fikri müktesebatımız ve daha önemlisi İslam gibi, mutlak ahlak ve değer ölçülerini

bize vaz eden değişmez bir hakikat kaynağımız var. Ayrıca bütün şekli yozlaşma ve deformasyonlara rağmen hala bu coğrafyanın insanlarının ruh köklerinde varlığını devam ettiren merhamet, diğerkâmlık, birlikte yaşama kültürü ve yüksek insani niteliklerse işimizi kolaylaştırmaktadır. Yapmamız gereken, aydınlarımızın ve fikir insanlarımızın esaslı bir çaba ile kendi kavram ve değerlerimizi yeniden ihya etmek, zihinlerimizi batı menşeli fikir, anlayış ve kavram tortularından temizlemek ve bu arınmış akıl ve ruh ile bizi geleceğe taşıyacak esaslı bir vizyon ve stratejileri oluşturmaktır.

Aslında son yıllarda devlet ve millet olarak ortaya koyduğumuz çaba ve yönelim ile böylesine bir süreci başlattığımızı söyleyebiliriz. Ancak bu süreç, daha sağlam ve esanslı bir fikir zeminine dayanmadığı ve geleceğe şamil bir vizyonu şekillendirecek köklü ve vazıh bir mefkûreden yoksun olduğu için, zaman ve konjonktürün dayatmalarına göre gelgitler yaşayan, zikzaklar çizen adeta kaygan bir zeminde seyretmektedir. Kimi zaman ümmetçi bir söylemin kimi zaman da milliyetçi unsurların öne çıktığı bir söylemin arasında gidilip gelinen bir yolda oluşumuz bunun delilidir. Mesela, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde, 16 Türk Devletini temsil eden 16 askerin kıyafetleriyle, sancaklarıyla adeta sırtını nasıl bir tarihi arka plana dayadığının sergilenmesi fikri yukarıda izah ettiğim vizyona uygun bir görünüm arz etmiyor. Zira Sayın Cumhurbaşkanımız unutmamalı ki, bugün siyasal anlamda askıya alınmış olsa dahi, bütün Müslümanların üst siyasi mercii olan Hilafet emaneti ve bu emaneti yüklenmenin bir koşulu olan “kutsal emanetler” hala kendi uhdelerinde, yani Türkiye’dedir; el değiştirmiş de değildir. Sayın Cumhurbaşkanımız Külliyede etnik çağrışımlar yapan semboller yerine, bu emanetin şanına yakışır ve bütün ümmeti kucaklayan sembolleri sergileyerek böylesi güçlü bir arka planın önünde durmalıdır. Zira bunun vereceği mesaj ve taşıdığı mana çok daha büyük, etkili ve kıymetli olacağı gibi, bu milletin asırlarca yüklendiği misyona ve tarihinin ruhuna daha uygun olacaktır.

Hülasa, bizi geleceğe taşıyacak olan mana ve ruhu ile millet şuurunu diriltmemizdir, yoksa bu coğrafyanın dinamik ruhuna ve heybetli bedenine dar gelen, kısır ve ilkel ulus ideolojisini sürdürmekte değil.

Bir Cevap Yazın