1.187 Okundu

Binbir Gece Masalları


“Affedersiniz bayım, daha iyi bir Dünyaya giden bir tren var mıdır?”


 

Kondüktör, önünde duran çocuğun tavrındaki asaleti, gözlerindeki masumiyeti ve bir şimşek parıltısı gibi, bir kaybolup bir çakan umut ışığını bir müddet seyrettikten sonra, mahzun ama bu ışığı söndürmek istemeyen bir eda ile ona cevap verdi:


  • Var çocuğum! Her çocuğun içinde özlemini duyduğu o sihirli Dünyaya götürmek için hazır bekleyen bir tren vardır. Adına da “çocuk kalbi” derler. Öyle bildiğin trenlere benzemez o; saf, berrak, aydınlık ve şeffaftır içi. Bir metal yığını içinde oturmuş, takır tukur seslerin arasında penceresinden dışarıyı seyrederek değil, adeta gökyüzünde süzülen bir kartal gibi sonsuz bir ufukta uçuyor hissedersin kendini. O tren seni özlemini duyduğun o “iyi Dünyaya” götürür evladım.

Bir Dünya ki, seması bir okyanusun maviliğinde altındaki cenneti görecek kadar berrak, dingin ve aydınlık, ruhun bir kartal gibi ufkunda tasasız ve kedersiz kanat süzerek uçacak kadar özgürdür orası.


Gecesi, bir çocuk hayalini süsleyen kandillerle donatılmıştır. Her bir kandilin başında bir melek durur ve sana göz kırparlar. İstersen sana hikâye ve masallar anlatır, istersen seninle oynarlar. Mesela, ipi ışıktan olan ve her ucunu bir meleğin tuttuğu bir salıncakta yerle gök arasında sallanabilir ya da aralarına katılıp yıldızlarla saklambaç dahi oynayabilirsin. Hatta ay dede bile bu oyunlarınıza eşlik edebilir. Mesela, sallanarak ona doğru yükselir, o ışıktan kırmızı, beyaz ve kınalı sakallarına tutunabilir, o nurdan yüzünü tırmalayabilirsin.


O da kim mi?


Aaa, çok şirin bir dededir o. Biz çocukluğumuzda ona “Ay dede” derdik.


Yaşı, Dünyamızın yaşı kadar olduğu halde, yüzü bir çocuk kalbi kadar aydınlık, nurlu ve pürüzsüzdür. Bazı geceler çok neşelidir ve bütün benliği ile tebessüm eder. O tebessüm ettiğinde yüzünü öyle bir aydınlık kaplar ki, gecenin zifiri karanlığı çözülür, onun nurunda erir, altın ve gümüşten bir suya dönüşerek bütün varlığın üzerine akmaya başlar. Öyle ki, bütün varlık o su ile yıkanır ve bedenleri ışıl ışıl parlar, yüzlerine bir tebessüm yayılır. Bir iksir gibi ruhlarına nüfuz eder ve hepsinde bir melâl, bir sekînet peyda olur. Hatta okyanuslar, denizler, göl ve nehirler, yani bileceğin en büyüğünden en küçüğüne bütün sular bununla yetinmez, onu meclislerine konuk eder, etrafında halkalanır ve kendisi ile gecenin sonuna kadar raks ederek bir ışık oyunu oynarlar ki, adına da “yakamoz” derler. Hatta ağaçlardaki yapraklar dahi suların bu oyununu kıskanır ve hafif hafif sallanarak onları taklit etmeye çalışırlar.


Ay dedenin daha başka gizemli, yani bizlerin sırrına eremediğimiz başka halleri de olur. Mesela, bazı geceler gözlerden kaybolur. Bazı geceler ise, onu bir yay gibi incelmiş, adeta karanlık çilehanesinde, loş bir kandilin altında, beyaz cilbabı içinde iki büklüm olmuş tefekkür halindeki bir derviş gibi görürsün ki, bu hali bile insanda bir rikkat hissini oluşturur. Şairler onun bu halini çok sever ve sevgililerinin kaşlarını ona benzeterek “hilal kaşlım” derler.


Eminim ki ay dedenin bu hali senin de çok hoşuna gidecek ve gidip o kıvrılmış, o sıcacık ve aydınlık kucağına oturmayı ve seni kollarıyla sarmaladığında uyumayı çok isteyeceksin. Ya da ondan hikâyeler, masallar dinler, birlikte şarkılar okuyarak sabahlara kadar yıldızların arasında seyahat edebilirsin. Bilesin ki ay dede güngörmüş bir pir-i zamandır, heybesinde nice masallar, nice şahitlik ettiği ve sırrına erdiği aşklar, sevinç ya da kederler vardır. Nice âşıklar gecenin sessizliğinde, gözyaşlarını akıtarak onunla konuşmuş, hüzün ve kederlerini ona anlatmış, içlerini ona dökmüş ve yalnızlıklarını onunla paylaşmışlardır. Gecede işlenen nice hile ve desiselere, nice plan ve saldırılara, nice fetih ve akınlara, nice komik ya da trajik olaylara yukardan şahitlik etmiştir. Her şey uyurken, suların şarkısını o dinlemiş, bülbülün ahu figanını o duymuş, rüzgârların uğultusunu, dalgaların çırpınışını o işitmiştir. Öyle ki, “Bin Bir Gece Masalları” ya da “Kelile ve Dimne”nin hikâyeleri gibi sana hikâye ve masallar anlatsa, geceler tükenir de onun sözleri tükenmez.


Gecesinin halleri bitmez ki o Dünyanın evladım. Bilmem ki hangisini anlatsam sana?


Mesela, bazı geceler, yıldızların arasından uzanıp yükselen ve adına “Samanyolu” denilen upuzun ışıktan adeta karlı bir yol oluşur ve sen onun zirvesine çıkabilir, kendini oradan salarak aşağılara kadar kayabilirsin. Hatta bazı yıldızlar da bu oyununa eşlik edebilir, seninle birlikte kayabilirler.


Yine, orada adına “Kutup Yıldızı” dedikleri bir yıldız var ki, adeta uçurtmaya benzer; ucuna bir ip bağlayabilir ve göklerde, yıldızların arasında uçurabilirsin onu.


Kışının geceleri ise bir başka güzeldir, evladım. Hele o bembeyaz kar taneciklerinin karanlıkta titrek ve aheste inişleri yok mu? Sanki gökyüzünü uçuşan beyaz kelebek sürüleri kaplamış zannedersin. Ve gece onların beyazlığıyla aydınlanmış bir şafak vaktini andırır.


Bir çocuk için ne keyifli bir oyundur! Beyaz geceliklerini giyerek onların arasına katılmak ve sabahlara kadar onlarla birlikte havalarda uçuşmak; bir yere inip tekrar yükselmek ve oradan aheste aheste süzülerek tekrar yere inmek… O beyaz kelebekler ile “karcılık” oyununu oynamak ne heyecan verici olur!


Kar demişken, karların da çiçek açtığını bilir misin?


Aaa, baharın ilk müjdesini kar çiçekleri verir ve adına da “Kardelen Çiçeği” derler.


Ne zarif, ne latif ve ne hoş çiçeklerdir onlar! Yumurtadan başlarını çıkaran civcivler gibi, kar taneciklerinin arasından o eflatun, o beyaz, o pembe, o mavi ve sarı başlarını çıkarır ve o kar bahçesini bir gülistana çevirirler. Bahar’ın ilk çiçeklerini karlar açar evladım! Tıpkı annelerinin saflığı ve masumiyeti kadar onlar da, saf, masum ve sevimlidirler; her birini adeta sana tebessüm eder bulursun. O yavrucukların arasına katılmak, o narin tenlerine dokunmak, gülüşmek, eğlenmek… Onları koklamak… Ne hoş bir eğlencedir!


Gündüzü de çok heyecanlı ve maceralıdır o Dünyanın. Şafağın söktüğü haberini veren horozların ezanı ile birlikte bütün canlılar bir önceki günün yorgunluğunu üstlerinden atmış olarak, pür neşe ve dirlik içinde uykularından uyanır ve her biri kendi dil ve halleri ile yaratıcılarına şükür ve övgülerini bildirerek yeni güne başlarlar. Gecenin o huzur ve sessizliği bir anda yerini kuş cıvıltıları, yaprak hışırtıları, uzaktan gelen horoz sesleri ve köpek havlamalarının karıştığı bir şarkıya bırakarak adeta ölümden sonraki yeniden dirilişin habercisi olan bir mahşeri andırır. Tabiatın bu anı tam bir esenlik, neşe ve dirlik halidir. Yaratıcı kendilerine rızıklarını bu anda taksim eder ve güneş doğduktan sonra da her canlı kendisine taksim edilen bu rızkı aramaya ve onu bulmaya koyulur ki, akşam olduğunda onu bulamayan, karnı tok olarak yuvasına dönmeyen bir canlı bulamazsın. Bunun bir istisnası var ki o da insanoğludur. Çünkü o, kendisine verilen ile yetinmez, kardeşinin payına da göz diker ve fırsatını bulduğunda onu elinden alır. Seni şu an başka bir Dünyanın arayışına sevk eden de, bu bencillik ve açgözlülük değil mi evladım?


İnsanoğlunun dışında, yaşadığı Dünyayı böyle kendisine bir cehenneme dönüştüren başka bir varlığın olduğunu bilmiyorum. Ve de sonsuz bağış ve ikramlarına rağmen yaratıcısını unutup ona nankörlük ve isyan edeni de… Çünkü o, büyük bir gaflete kapılıp elde ettiklerini hep kendisinden bilir ve de kendisini hiç ölmeyecekmiş gibi gördüğünden biriktirdikçe biriktirmeye çalışır. Hâlbuki o da her varlık gibi bir fanidir ve zamanı geldiğinde, bütün biriktirdiklerini terk ederek ayrılacaktır bu Dünyadan. Evladım, bilesin ki toprağın altında bugün yaşayanlardan daha çok ölüler var ve onların her biri bir zamanlar bugün yaşayanlar gibi büyük emellere, sonsuz ihtiraslara sahiptiler. Öyle ki, bu ihtirasları yüzünden yaşadıkları Dünyanın güzelliklerini; geceyi, gündüzü içinde yaşanan mucizevi hayatları görmeden, yaşamadan ömürlerini birbirlerini kırmak, yok etmek ile, kısacası yaşadıkları hayatı kendilerine ve çocuklarına cehenneme dönüştürerek tüketip gittiler bu Dünyadan.


Gaflet, evladım, gaflet…


İnsanoğlu ne zaman ölüm hakikatini unutmuş ve de tevazu ve kanaati terk ederek kibre kapılmışsa, işte o zaman azmış ve çevresini ifsat etmeye, yani bozgunculuğa yönelmiştir. Bu, insanoğlunun en amansız bir hastalığıdır. Bu hastalığın bir tek ilacı vardır o da ölümü unutmamak… O yüzden atalarımız, mezarlıkları yol kenarlarına ve cami avlularına yapmışlardır; ölümü unutmasınlar diye. Çünkü insan unutkan bir varlıktır. Rivayet olunur ki, Halife Hz. Ömer kendisine her gün “Ey Ömer, unutma! Sen de bir gün öleceksin” uyarısını yapması için ücreti mukabilinde bir adam tutar.


Neyse, biraz biz büyüklerin Dünyasına girmiş oldum; ama biz yine senin o sihirli Dünyana dönelim.


Evet, “Güneş’in doğması ile birlikte her canlı kendisine taksim edilen bu rızkı aramaya ve onu bulmaya koyulur”, demiştim. Güneş üstlerinde aheste aheste yükselirken, bütün canlılar, cansızlar, uzaktan annelerinin gelişini hisseden gözleri henüz açılmamış kuş yavruları gibi, ağızlarını açarak başlarını ona doğru uzatır ve o da, bin memeli bir anne gibi, ışığından ve ısısından emzirir onları. Güneş öyle vefalı, öyle cömert ve fedakâr bir annedir ki, var olduğu günden beri bir gün dahi gelmemezlik etmemiş ve onları mahrum bırakmamıştır. Her gün gelir karınlarını doyurur ve akşam olunca da dinlenmeye çekilir.


Ayrıca, Güneş’in gelişi ve gidişi de tam bir mucizedir ve harikulade manzaralar oluşturur. Hele bazı seyirlik yerlerde, yüksek tepelerde, geniş ve sonsuzluk hissini veren bir ufukta onun doğuş ve batışını izlemek yok mu? İnsanı ne çok heyecanlandırır! Tam bir ışık şöleni, bir renk cümbüşü gösterisi yaşatır insana. Ufuk mütemadiyen renkten renge, halden hale, şekilden şekle girer. Kalplerinde rikkat ve letafet hissi olanlar bundan ne çok hoşlanırlar! Kutsal bir ayini izler gibi karşısına geçer, huşu ve sükûnet ile bu harikulade manzarayı temaşa eder ve yaratıcının bahşettiği bu mucize karşısında onun sonsuz kudret ve sanatını şükran ile anarlar. Güneş battığında ise, bütün renkler solmaya, şekiller kaybolmaya başlar ki, karanlığın çökmesi ile hepsi yok olur. Işık ne muhteşem bir mucize imiş meğer evladım. Işık olmayınca hayatın bütün renkleri bir anda yok olur; renkleri var eden, şekilleri ortaya çıkaran o iksir meğer ışıkmış. Ve de o ışığın kaynağı ise; güneş…


Onu bir de sularda batarken göreceksin. Güneş’in deniz seviyesine indiği yani insana en yakın olduğu andır o an. İnsanın neredeyse suya atlayıp onu kucaklayası gelir. Bu da Güneş’in bir cilvesi, bir nezaket ve tevazuudur evladım. O yükseklerde gezinen koca haşin güneş, nasıl da eğilerek, tevazu göstererek elveda ediyor bizlere. Nasıl ki çıkacağı bir yolculukta yavrularını geride bırakan bir anne gözden kayboluncaya kadar yüzünü onlardan ayırmaz, mahzun ve şefkat dolu gözlerle hep onlara bakarsa, güneş de öyle gözden kayboluncaya kadar yüzünü bize döner ve mahzun bakışlarla ayrılır bizlerden.


Sular onun batışıyla adeta tutuşur, kızıl bir renge bürünür. O koca deniz sanki bu ateş topunu söndürmeye gücü yetmemiş de kendisi tutuşarak bir ateş gölüne dönmüş hissine kapılırsın bir an. Dalgaların üst üste kıvrılarak dökülmeleri, adeta bir volkanın ağzından kaynayan lavların üst üste akışını andırır. Suların yüzeyi altın ve gümüşten bir levha gibi ışıldamaya, gözleri kamaştırmaya başlar. O an içinde olan her şey; bir kuş, bir kayık ya da yüzen bir insan sanki de altın ve gümüşten bir suya daldırılmış gibi öyle ışıl ışıl parıldar. Ressamlar her zaman bu muhteşem anı resmetmeye çalışırlar, ama evladım onun ruhunu da resmedemezler ya! Onu ancak yaşayanlar, ancak görenler hissedebilir.


Güneş’in aydınlattığı Dünya ise, bütün renk ve şekilleri ile, bütün cins ve türleri ile; üzerindeki bitki, hayvan, börtü böcek, su, dağ, vadi, orman, deniz ve okyanusları ile sayısız hayatların yan yana, iç içe, birlikte yaşadığı bir harikalar ve mucizeler diyarıdır. Aralarındaki o ünsiyet ve dayanışmayı bir bilsen! Sanki her biri bir bedenin ayrı ayrı organ ve uzuvlarıymış gibi, sanki o organlardan biri olmasa o beden eksik kalır ve sağlığı bozulacakmış gibi öylesine bir birlerine sıkı sıkıya bağlı ve öylesine bir ünsiyet ve dayanışma içindeler. Birbirlerini var eden ve besleyen bir döngüdür onların hayatları. Şuurlu, canlı muazzam ve harikulade tek vücut gibi bir alemdir orası. Fakat aynı zamanda birbirlerinden farklı işleri, farklı amaçları ve birbirlerinden farklı hayat serüvenleri de vardır. Ama bu farklı hayatları ve yaptıkları bu farklı işleri bile öylesine birbirleri ile ilişkili ki, birinin varlığı ötekinin varlık sebebidir aynı zamanda.


Mesela, sen her birinin bu serüvenlerine katılabilir ve her biriyle farklı hayat tecrübelerini yaşayabilirsin evladım.


İnsan neden ömründe tek bir hayata mahkûm olsun ki?


Bizler sadece kendi hayatımıza kapanıp kalmışızdır evladım; halbuki yanı başımızda ya da biraz uzağımızda irili ufaklı, kimileri büyük koloniler halinde, kimileri küçük gruplar halinde yaşanan ama her biri akıllara durgunluk verecek düzeyde mucizeler ile dolu nice hayatlar ve nice hikayeler yaşanıp durmaktadır. Neden bunlara katılmayalım ki evladım? Bu şuur, bu yetenek, kısacası bu potansiyel insanoğlunda var. Değil mi ki, Rabbimiz bütün hazinelerini insanoğluna açmış? Neden bunlardan gafil olalım?


Mesela göçmen kuşları ele alalım, örneğin leylekleri…


Ne ilginç bir maceradır onların hayatları!


Çiftler halinde yuva kurup bir aile hayatı yaşarlar. Fakat göç zamanı geldiğinde sanki birileri hareket saati ve yerini bildirmiş gibi, aynı anda hareket eder ve aynı yerde toplanarak göçe koyulurlar. İnsanoğlunun icat ettiği araçlardan daha hassas bir duyuları vardır; havanın ya da mevsimlerin değişiminden göç zamanının ne zaman olduğunu anı anına tespit eder ve o an geldiğinde ise hep birlikte göç yolunu tutarlar. Öyle ki yeni doğmuş küçük bir yavru leylek bile, o hassas duyu ve yeteneği sayesinde daha önce gitmediği, bilmediği yollardan giderek varacağı yeri bilir ve hiç şaşmadan tamı tamına zamanında oraya varır.


Hele o göç esnasındaki disiplinleri, düzenleri, birliktelik ve dayanışmaları yok mu, akıllara ziyan!


O ne muhteşem bir mühendislik, o ne muhteşem bir plan! Binlerce km’lik bir yolu tam bir disiplin ve düzen içinde nasıl bir azim ve kararlılıkla alıyorlar!


Ve o ne heyecanlı ve keyifli bir yolculuktur!


İnsan gözü görmemiş, ayağı değmemiş yerlerden, okyanusların üzerinden, yüce dağların tepelerinden, vadilerden, nehir boylarından, rengârenk ormanlardan, bitmeyen, tükenmeyen ovaların üstünden uçmak, bulutların arasından geçmek, yağmurlarda ıslanmak, dilediğin yerde durmak, dilediğin yerde konaklamak… Ne muhteşem bir macera!


Mesela sen onların bu yolculuklarına eşlik edebilir, bütün bu harikulade yerleri görebilirsin. Leylekler ile birlikte böyle bir göç serüvenine katılman ne heyecanlı bir macera olur senin için, değil mi evladım? Binlerce leylek ile birlikte, havada kanat çırparak, şarkılar okuyarak o yüce dağ zirvelerinin üzerinden geçmek, okyanusları ya da o upuzun ve geniş ovaları aşmak… Geceler ve gündüzlerin içinden geçmek… Bazen yağmurlarda ıslanmak, bazen rüzgârlara karşı bazen onu arkasına alarak uçmak… An gelir, dinlenmek ve karnını doyurmak için yemyeşil ve sulak bir araziye konmak… Sonra tekrar göçe koyulmak ve nihayetinde, günler, aylar sonra varılacak yere varmak… Oradan dağılıp herkesin kendi eşi ile birlikte yeni bir yuva kurmaları ve bir aile oluşturmaları… O minik minik yavruların yumurtadan çıkışları… Onların beslenmeleri, büyüyüp tüylenmeleri ve sonrasında ilk uçuş denemeleri…


Ve senin bütün bu hikâyeye şahitlik etmen, ne ilginç olur?


Bir çocuk istese bunu yapabilir evladım. Bu hazzı, bu mutluluğu yaşayabilir. Çünkü çocuklar hayalleri ile bizler aklımız ile yaşarız. Bunu yaşayabilmemiz için akıllarımızın mahkûmiyetinden çıkıp meczup olmamız gerekir ki, bu da her insana nasip olmaz evladım.


O Dünyanın bunun gibi daha nice maceraları ve hayatları var. Bir çocuk için orası adeta her şeyin canlı ve gerçek yaşandığı bir lunapark gibidir.


Mesela, orada bir Yusufçuk böceği var ki; biz çocukluğumuzda ona helikopter derdik. İnsanlar onun şekline bakarak metalden adına helikopter dedikleri bir uçan araç icat ettiler. Ama Yusufçuk nere, helikopter nere; hiç kıyaslamak mümkün mü evladım? Yusufçuktaki o zarafet, o incelik, o sanat, o canlılık ve o çevikliğin helikopterde olması mümkün mü? Mesela sen ona binebilir, dilediğin yere onunla gidebilirsin. Çok maharetlidir onlar, öyle insanların helikopterlerine benzemezler. İstediklerinde bir suyun yüzeyine, bir dalın ucuna ya da bir çiçeğe konabilirler. O kadar çok renkte Yusufçuk var ki, sen aralarından dilediğin renkte birini seçebilirsin.
Yine, Yusufçuklar gibi, denizlerinde yaşayan ve emrine hazır bekleyen Yunus balıkları var ki, insanlar onu taklit ederek adına Jet Ski dedikleri gürültülü bir araç icat ettiler ve ona binerek denizlerin yüzeyinde geziniyorlar. Ama hangi Jet Ski bir Yunus gibi senin ile iletişim kurabilir, oyun oynayabilir ve suların altına dalarak seni istediğin derinliklerde, denizin altındaki âlemlerde gezdirebilir evladım?


Daha hangisini saysam o Dünyadan, bilmem ki evladım?


O başları göğe değen ihtişamlı dağlarından ve o zirvelerde yaşanan esrarengiz hayatlardan mı?


O börtü böcek ve irili ufaklı her türlü canlıyı kucağında besleyip doyuran bin bir türlü renk, rayiha ve lezzetteki bitkileri ve soğuk pınarları ve akarsularıyla serin yaylalarından mı?


O rengârenk kuşların dallarında yuva yaptığı ve şakırdadığı, o türlü türlü meyveleri ile bin bir çeşit hayvanatı besleyip barındıran ve bir rüzgâr esintisinde dal ve yaprakların hışırtılarının kuş sesleri ile bir koroya dönüştüğü envaı çeşit ağaç ve bitkilerin bir renk harmonisini oluşturduğu o derin, o nemli ve uğultulu ormanlardan mı?


Ya da bir serap gibi, bir okyanus veya deniz gibi sonsuzluk hissi veren, kimi zaman zümrüt yeşili, kimi zaman buğday teninde sararmış, kimi zaman toprağın öz rengini yansıtan uçsuz bucaksız ovalarından mı?


Bütün ecrâmı ile gök kubbeyi sinesine çeken o bir ayna gibi pak, o arı duru göllerinden mi?


Derin vadilerde, dağların arasında yılankavi kıvrımlarıyla bir an önce deniz ve okyanusların o dingin kucağına kavuşmak hasreti ile coşup akan nehirlerinden mi?


Ya da gökyüzünü kıskanarak yere indirilmiş olmanın öfkesi ile, kafese tıkanmış bir aslan gibi kükreyip duran ve demir parmaklıklar gibi etrafını saran dağ ve kayaları öfkeli dalgaları ile dövüp duran, ufukta mavi gök ile birleşen o engin deniz ve okyanuslarından mı? O okyanuslar ki, bağrında nice farklı hayatları, nice serüven ve maceraları barındırır.


Yine, şair ve sanatkârların esin kaynağı olan bülbülün nazlı sevgilisi gülünden, derviş misali boynu bükük narin dudaklı lalesinden, kıvrım kıvrım koyu saçlarıyla misk gibi rayihalar saçan baharın taze kızı sümbüllünden mi?


Gece boyunca yüreğini dikenlerine dayayıp vefasız sevgilisi gülün başı ucunda aşk nağmelerini okuyan bahtsız bülbülünden mi?


Sesi ile hemcinslerini cezbederek aldatan kınalı kekliğinden, âşıklar arasında haberler getirip götüren allı turnasından ya da her sene hac mevsiminde yollara düşen hacı leyleğinden mi?


Börtü böceğinden, karınca ya da arıların serüvenlerinden mi?


Kınalı kuzularından, inatçı keçilerinden, revan atlarından, güzel gözlü ceylanlarından ve ormanların kralı aslanlarından mı?


Bilmem ki sana hangisini anlatsam evladım?


Her birinin hayatı başlı başına bir gizem, bir serüven ve maceradır. Öyle ki, anlatmaya kalksam gündüz ve geceler tükenir de onlar tükenmez. Çünkü tür ve varlık sayısınca hayatlar ve yaşam hikâyeleri vardır ve bunların hepsi de yan yana, iç içe ve bir arada yaşarlar. Ama hepsi de evrenin ortak ruhuna, ortak kurallarına ve ortak aklına uygun hareket eder ve bu konuda en küçük bir sapma dahi göstermezler. Adeta başlarında dirayetli, güçlü, adil, merhametli ve bilge bir kral varmış gibi öylesine bir birlik ve dirlik içinde bir hayatı yaşarlar.


İşte kalbinin seni götüreceği o “iyi Dünya” böyle bir Dünyadır evladım.


  • Ama bayım, bana yeni bir Dünyayı tarif etmiyorsunuz. Her ne kadar sözleriniz beni yeni bir Dünyaya götürmüş gibi olsa da bütün bu anlattıklarınız, şu an içinde bulunduğumuz Dünyaya ait hayatlar, bu Dünyaya ait hikâye ve objelerdir ki, onu da eksik anlatıyorsunuz. Unutmayınız ki, bütün anlattığınız bu renkli ve nostaljik hayatların yanında bir de insanın yaşadığı bir hayat var bu Dünyada, yani siz büyüklerin hayatı. Söyler misiniz? Onu da böyle eğlenceli ve böyle keyif ile anlatabilir misiniz bana?

Bakın bayım, sizin baktığınız gibi, Dünyamıza bakmak elbette ki bir çocuk için çok eğlenceli ve zevkli olurdu. Ama gördüğünüz gibi, böyle bakamıyoruz işte. Siz büyüklerimizin bize yaşattığı hayat, çocuk yaşta bizi sizin gibi düşünmek, sizin gibi görmek ve hissetmek mecburiyetinde bıraktı. Bakın şu çocuk yaşımda bile sizinle bir büyük gibi konuşuyorum. Her çocuğun içinde var olduğunu söylediğiniz o tren ise çoktan çekip gitti. Çocuk kalbi dediğiniz o saf, o berrak ve o aydınlık kalp, şimdi yerini hüzün, endişe ve korku bulutlarının semasını kapladığı karanlık bir yüreğe bıraktı.


Nasıl böyle olmasın ki?


Görmüyor musunuz bayım, artık çocukları da vuruyorlar?


Siz büyüklerin ihtiras ve açgözlülüğü yüzünden yaşanan savaşlarda her gün yüzlerce bebek ve çocuk, annelerinin kokusu yerine barut ve hardal gazı koklayarak can veriyor. Kimileri bombaların başlarına yıktığı molozların altında, kimileri göç yollarında soğuk, hastalık ya da açlıktan ve kimileri de daha güvenilir bir limana sığınmak için açıldıkları denizlerin karanlık sularında boğularak ölüyorlar.


Denizler adeta çocuk cesetleri kusuyor bayım!


Gün olmuyor ki Dünyanın bir yerinde kıyılara vuran, kumlarda ya da kayaların arasına sıkışmış çocuk cesetleri haber konusu olmasın? Kıyılardan bugün ölü balıklardan daha çok artık çocuk cesetleri toplanıyor bayım!


Bunlar yetmiyormuş gibi, sağ kalanlarını da, organ ve fuhuş mafyaları kaçırıp götürmekte. Her gün yüzlerce çocuk kayboluyor ve bir daha kendilerinden haber alınamıyor. Sizin medeni Dünyanız(!) bunu görmemezlikten gelse de, çocuk ticareti bugün uluslararası ticaretin önemli bir sektörü haline geldi.


Bana hangi çocuk hayalinden ya da hangi çocuk kalbinden söz ediyorsunuz bayım?
O hayalleri kararttınız siz, o kalbin aynalarını kırıp parçaladınız!


Şunu merak ediyorum bayım, bana söyler misiniz?


Bir zamanlar sizler de bizler gibi çocuk idiniz ve deminden beri bana anlatmaya çalıştığınız o aydınlık, o berrak, o saf ve o bütün bir varlık âlemi ile ünsiyet kurabilen çocuk kalbi sizlerde de vardı? Ne oldu da onu yitirdiniz? Bu açgözlülük, bu ihtiras niçin? Zerreden kürreye, milyonlarca varlığı doyuran Rabbimizin nimetleri bir sizi mi doyuramadı? Bütün genişliği ile sayısız canlı ve cansızı barındıran şu yeryüzü bir size mi dar geldi? Bütün varlık âlemi bir birlik, bir denge ve ünsiyet halinde yaşarken, siz neden birbiriniz ile kavga ederek yaşadığınız Dünyayı cehenneme çevirdiniz? Sadece kendi hayatlarınızı değil, denizlerin, ormanların, bitki ve hayvanların hayatlarını da yok ettiniz? Buna hakkınız var mıydı bayım?


Söyler misiniz size bu hakkı kim tanıdı?


(1.Bölümün Sonu)

Not: Bu yazım Yolcu Dergisinin 81. sayısında yayımlanmıştır.

Binbir Gece Masalları” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın