1.301 Okundu

Barzani’yi Aklıselime, Türkiye’yi Soğukkanlılığa Davet

Barzani, referandum konusundaki inadı ile büyük bir basiretsizlik göstererek Kürt Halkını ciddi bir tehlike ile karşı karşıya bıraktı. Barzani’nin bu konuda üç büyük hatası ya da gafleti var:

Birincisi, zamanlama;

Bölgenin topyekûn bir kaos yaşadığı, Suriye ve Irak üzerinde kirli hesapların yapıldığı, terör örgütleri ile bölge ülkelerinin istikrarsızlaştırılmaya hatta Türkiye’de olduğu gibi, darbeye yeltenildiği ve dolayısıyla bölge ülkelerinin kendi güvenlikleri ile ilgili maksimum bir hassasiyetle pozisyon aldığı bir konjonktürde bu adımın atılması, ister istemez aynı endişeleri taşıyan ülkeleri bu konuda konsolide etti.

Zira Irak Kürt’lerinin bağımsızlık isteği, Bağdat hükümetinin mezhepçi, adil olmayan ve dışlayıcı politikaları yüzünden ne kadar haklı sebeplere dayanırsa dayansın, emperyal güçlerin PKK/PYD eliyle Suriye’de oluşturulmak istenen Kürt koridoru ile bağlantılı, bölgenin dengelerini tehdit edici bir gelişme olarak algılanmasına ve özellikle Türkiye ve İran tarafından da kendi toprak bütünlüğüne yönelik planlı bir operasyon olarak görülerek bu yönelim bir “fırsatçılık” olarak değerlendirildi, ki yanlış bir okuma değildir bu.

İkincisi, Türkiye’yi ikna etmeden böyle bir adımı atmasıdır;

Zira Türkiye, bölgedeki ülkeler arasında, jeo-stratejik konumu itibari ile kendileri için en önemli ülkedir. Her şeyden önce, Türkiye, bölgenin tek gelir kaynağı olan petrol ve gazın dışarıya satılmasında ana dağıtıcı üstür. Petrolünü satması, ticareti (düşük maliyet), denize ulaşım kolaylığı, dışarıya, özellikle karayolu ulaşımında batıya açılan kapısı olması gibi önemli ekonomik sebeplerin yanında, bugüne kadar karşılaştığı krizlerde Türkiye’nin desteğini görmüş olması ve de kültür ve mezhep olarak da uyumu, Türkiye’yi kendileri için vaz geçilemez öneme sahip kılmaktadır.

Ayrıca askeri olarak da Rusya’dan sonra, bölgenin en büyük ülkesi olması da, dostluk ilişkileri sürdüğü müddetçe, kendileri için bir güvence idi. Öyle ki, referandum öncesine kadar, gerek DAEŞ’in, gerekse de Şii milislerin saldırılarına karşı, Türkiye, kendilerine her türlü askeri yardımda bulunduğu gibi, peşmergenin eğitimini de üstlenmişti.

Türkiye’nin kendileri için bir diğer önemi de, bölge ülkeleri arasında ekonomik büyüme, modernizasyon ve üretim çeşitliliği en fazla olan ülke olmasının yanı sıra, demokrasi ve hukuk standartlarının bir çok Batılı ülkeden dahi yüksek olmasıdır. Bunun anlamı şudur: komşunun ağacı ne kadar büyük ve meyveli olursa, onun meyvesi ve gölgesinden diğer komşuları da istifade eder. Bunun delili, Barzani, memurlarına maaş dağıtamadığında, Türkiye’nin kendisine kredi açması ya da yukarıda belirttiğim gibi, askeri mühimmat yardımında bulunmasıdır. Özetle, Türkiye, askeri gücü, ekonomisi, modernizasyonu, yerli üretimde her geçen gün artan çeşitliliği ve kalitesinin yanı sıra, demokratik standartları ve gerek bölgesinde, gerekse de küresel ölçekte ulaştığı stratejik önemi ile her açıdan gölgesini Kürdistan bölgesine yansıtacak önemde bir ülkedir.

Ne var ki Barzani, kimin ve nasıl gazına geldiyse, bu adımı atarken Türkiye’yi ikna etmediği gibi, bütün uyarılarına da kulak tıkadı. İşte, Erdoğan’ı öfkelendiren ve adeta çileden çıkartan da Barzani’nin bu aymazlığıydı ki, haksız da değil.

Düşünün;

Devlet başkanı olmadığı halde, devlet başkanı gibi değer verip, önüne kırmızı halı sereceksin, bağımsız bir ülke olmadığı halde, protokolde resmî olmayan bayrağını resmî bayrak gibi bulunduracaksın, Bağdat hükümeti para musluğunu kestiğinde, para vereceksin, Irak rejiminin bütün tehditlerine rağmen peşmergelerini

eğiteceksin ve askeri yardımda bulunacaksın, gene Bağdat rejiminin itirazlarına rağmen petrolünü satacaksın ama, stratejik bir konuda, kendi ülkesinin güvenliğinin tehlikede olduğu ve darbe dahil, üzerinde her türlü oyunların oynandığı bir konjonktürde, sözlerine kulak asmayacak yahut kendisini görmezden geleceksin? Ayrıca, bununla da kalmayıp, bütün bu dolapları çeviren İsrail ve ABD ile iş tutup, onların gazıyla hareket edeceksin? Böyle bir muamele karşısında Türkiye’nin yerinde ABD, Rusya yahut İsrail olsaydı Kuzey Irak’a bodoslama dalar, işgal ederdi.

Kaldı ki, ben, düne kadar -bugün için, bu tabloyu görünce artık zor diyorum- Erdoğan’ın nihai anlamda bir bağımsız Kürdistan’a karşı olduğunu da düşünmüyorum. Zira bir kaç yıl öncesinde, kendisine bu konuda sorulduğunda, “Bu Irak’ın iç meselesi” diyerek adeta buna yeşil ışık yakmıştı. Ancak, bugün koşullar değişti. ABD ve İsrail’in Suriye’de, PKK/PYD eliyle, Türkiye sınırı boyunca bir Kürt koridorunu oluşturmaya çalışması ve buna paralel olarak içerde PKK’nın yeniden terör eylemlerine başlaması, hendek stratejisi ile şehir merkezlerini işgale ve halkı ayaklandırmaya çalışması, gene, FETÖ darbe girişimi -ki arkasında ABD, İsrail ve Batılıların olduğu açıktır- gibi, Türkiye’yi direk hedef alan gelişmelerin yaşandığı bir konjonktürde, Barzani’nin bunu fırsat görerek bağımsızlık talebinde bulunması ve İsrail gibi küresel güç odaklarının başı olan bir ülkenin buna destek vermesi ve teşvik etmesi, doğal olarak büyük resmi ortaya koyuyor. Erdoğan’ın karşı çıktığı işte bu resimdir ki, kanaatimce diplomatik kanallarla Barzani ve avenesine bu endişeler ve Türkiye’nin bu konudaki net tavrı iletilmiştir.

Hülasa, Türkiye’ye rağmen böyle bir adımı atması ve Türkiye’nin düşmanlığını kazanması akıl kârı değildir.

Üçüncüsü, bu referanduma İsrail’in gölgesinin düşmüş olmasıdır;

Zira İsrail, -rejimlerin demiyorum- genelde Müslümanların ve özelde bu bölge Müslümanlarının nefretini kazanan bir ülkedir. Referanduma, İsrail’in gölgesinin düşmüş olması, bölgenin sinir uçlarına dokunmak tesirini yarattığı gibi, bundan böyle Barzani’ye olan güveni de ciddi anlamda sarsmıştır. Bu ise, Barzani için iyi bir imaj olmamıştır.

İşte, bütün bu hatalar ve güven sarsıcı akıl tutulması politikalar, Irak Kürt’lerini, en az DAEŞ kadar vahşi ve tehlikeli Haşd-i Şabi milislerinin ve onun arkasındaki Irak ve İran rejiminin saldırıları ile karşı karşıya getirmiştir. Acı olan, Barzani hala ABD ve İsrail’e güveniyor olması ve kendi haber sitesinde, “ABD: Kerkük’e bir saldırı durumunda, kimin yaptığına bakmaksızın, havadan vuracağız” haberlerine yer veriyor olmasıdır. Bu haberler, halkını teskin babından değilse şayet, Barzani’nin Ortadoğu gerçeğini göremeyecek kadar basiretsizliğinin delilidir. Zira ABD, Haşd-i Şabi militanlarını cımbız ile çekip üzerlerine bomba yağdırmayacak herhalde. Tıpkı, Musul’da, Telafer’de ya da Tikrit’te yahut Suriye’de yaptığı gibi, Kerkük’e veya diğer şehirlere de havadan bomba yağdırarak müdahale edecek. Kerkük, Erbil veya Süleymaniye Musul’a döndükten ve de masum sivillerin kanı döküldükten sonra ABD’nin müdahalesi neye yarar. Kaldı ki, ABD müdahale edince, Haşd-i Şabi bitecek mi ya da bu işten vaz geçecek mi? Veya ABD ve İsrail askerlerini araziye indirip Peşmergenin yanında savaşacak mı? Yahut, konjonktür tersine döndüğünde, menfaatini Irak rejiminden yana bulduğunda ABD’nin Kürtleri satmayacağı ne malum? ABD’nin bunu yapmayacağını mı düşünüyorlar yoksa? ABD’nin ihanetlerini unuttularsa, dönüp biraz tarihlerini okusunlar.

Bunlar akıl kârı işler değil. Barzani’nin bir an önce inadından vaz geçmesi ve Katalan bölgesi yönetimi gibi, halkının yararına olacak sağduyulu bir çizgiye gelmesi gerekir. Yoksa bunun tarihi ve vicdani sorumluluğu ağır olacaktır.

Türkiye Ne Yapmalı?

Ben, Türkiye’nin Barzani’ye karşı tavrının siyasi ve ekonomik yaptırımlarla sınırlı kalacağını, terör örgütlerinin dışında, kendisine bir saldırı ya da tehdit olmadıkça, hiç bir Müslüman ülkenin topraklarına girmeme ve halkına kurşun sıkmama hassasiyetini burada da devam ettireceğini düşünüyorum. Ancak, bana göre bu da yeterli değil. Zira salt öfke üzerine bina edilen bir tutum büyük devletlere yakışmaz. Uzun erimli bir stratejinizin, direk Barzani ile olmasa da, etkin kanaat önderleriyle dolaylı diplomatik kanalların açık tutulması ve de bu yanlışı bir hasara sebebiyet vermeden izale etmenin yollarının bulunması gerekmektedir.

Ayrıca, Barzani’nin yaptığı ne kadar büyük bir gaflet ve akıl tutulması ise Türkiye’nin de, Barzani’nin yüzüne bütün kapıları kapatarak adeta onları İran’ın ve onun güdümündeki Şii Irak rejiminin insafına terk etmesi de, bölgenin dengeleri açısından, ileride telafisi mümkün olmayacak sonuçlar doğuracağından bir o kadar yanlış ve basiretsizliktir. Geleceği hesaba katmadan salt günü kurtarmaya çalışmak doğru bir strateji olamaz. Irak’a tamamen hakim olacak, İran’ın güdümündeki bir Şii devletin ve Haşd-i Şabi militanlarının yarın konjonktür değiştiğinde nasıl bir sorun oluşturabileceklerinin de hesabını bugünden yapmak ve bölgenin dengesini korumanın yollarını aramak gerekir.

Bunun için de, Türkiye’nin, Kürtleri de içine alan uzun erimli esaslı bir bölge stratejisine ihtiyacı vardır. Ama öncelikle, acılar yaşanmadan, bölgenin dengelerini zedeleyecek kalıcı hasarlar oluşmadan, acilen bu krizi çözecek aklıselim bir liderliğe ihtiyaç var ki, bu abiliği yapacak Türkiye dışında da başka bir güç yoktur.

Sağduyulu diplomasi tek kanaldan işlemez ya da işlememelidir. Bazı kanallar kapalı tutulsa da, dolaylı kanallar açık tutulmalı ve bu kanallar üzerinden iletişime geçilerek, gerek Barzani, gerekse de Barzani üzerinde etkili sağduyulu kişiler ile bu kriz yönetilebilir bir sürece evrilmelidir.

Herkesin yararına olacak olan budur. Öyle değil mi?

Bir Cevap Yazın