1.710 Okundu

Barzani, “Hendek Siyaseti” Benzeri Stratejik Bir Yanlışın İçine mi Düşüyor?

Korkarım Barzani de, “referandum” konusundaki ısrarı ile PKK ve HDP’nin “Hendek siyaseti” benzeri stratejik bir yanlışın içerisine düşecek.

 

Daha doğrusu düşürülecek.

 

Bakmayın siz ABD ve Batı’nın “referandumu erteleyin”çağrılarına, onların mutat ikiyüzlülüğüdür bu. Eğer, gerçekten bu sözlerinde samimi olsalardı, sesleri böyle kısık çıkmaz, o buyurgan ve kibirli yüzlerini esirgemezlerdi. Barzani, bu kadar yüksek sesle ve inatla referandumda ısrar ediyorsa, sütre gerisinde “sen devam et” mesajını aldığındandır; ki aynı mesaj PKK ve HDP’ye de verilmişti.

 

Barzani, ABD ve Batı’ya güvenmek ile kendi halkını; Kürtleri, bir maceraya sürüklüyor. Bölgenin barut fıçısına döndüğü ve bölge ülkelerinin stabil siyasi duruşlarından, aktif savaş pozisyonuna geçtiği bir konjonktürde böylesine bir maceraya atılarak bölgesini, halkının huzur ve güvenini ve de zar zor yürüttüğü kırılgan ekonomisini büyük bir kaosun içerisine sürüklüyor.

 

Irak Kürt’lerinin, Irak merkezi hükümeti tarafından karşı karşıya bırakıldıkları pozisyona bakıldığında, bağımsızlık taleplerinin çok haklı sebeplere dayandığını kabul ediyorum. Ancak, bazı şeylerin esasta doğru olması, realitede de doğru olduğu anlamına gelmez. Barzani, bugün bölgenin yaşadığı kaostan medet umarak, kendi halkının varlığını adeta rulet masasına sürmesi büyük bir basiretsizliktir. Zira basiretli liderler kendi halklarının kaderleri ile kumar oynamazlar.

 

İnsanlığın basiretini ve sağduyusunu yitirdiği, deli ve çılgın zamanlar vardır. Bir deprem dalgası gibi yıkıcı, bir orman yangını gibi her şeyi yakıp kül eden fitne ve kaos zamanları… Bölgemiz, tam da öyle bir zamandan geçiyor. Akıllı toplumlar, bu zamanın fitnesinden kendilerini korumasını bilen, yangın ve ateşinden kendilerini muhafaza edebilen toplumlardır. Yoksa bir Suriye, bir Libya, bir Yemen, bir Irak gibi, ateş bir kez sıçramaya dursun, haklılığınıza ya da haksızlığınıza bakmadan, topyekûn sizi de yakıp geçer. Fillerin tepiştiği, ortalığı toz ve dumanın kapladığı bir arenaya atılmakla, bir fil değilseniz şayet, ayaklar altında ezilmekten başka bir sonuç elde edemezsiniz.

 

Kürtlerin sorunu bölgenin bir iç sorunu olmakla beraber, bugün bölgede oynanan oyun, Kürtlerin sorununu aşan boyutta büyük, karmaşık ve de sonuçları ağır, yıkıcı ve kalıcı olan bir oyundur. Oyun şudur: “Arap baharı” ile başlayan sürecin bölgede yarattığı kaosu fırsat bilen emperyal güçler, bir yandan bu kaosu yıkıma dönüştürerek bölgenin en az bir yüz yıl, maddi, manevi, kendi ayakları üzerinde dikilemeyecek hale getirirken, öbür yandan, toprak ve nüfus olarak nispeten hala büyük kalmış ülkeler üzerinde operasyonlar yapılarak, küçültme, zayıflatma ve de halklar arasında yeni çatışma alanlarını yaratma planları uygulamaya sokuluyor. Bugün, Suriye ve Irak’ta yapılmak istenen budur. Gene, Türkiye’de, Kürt sorununun çözümünde, neredeyse finale doğru yaklaşılırken, PKK’nın yeniden terör eylemlerine başlaması, DEAŞ’ın intihar saldırıları, FETÖ’nün darbe girişimi gibi iç olayların yanında, dışarda da, Türkiye-Suriye sınırı boyunca bulunan bölgenin demografik yapısının değiştirilerek, o bölgeye, -Suriye Kürtleri değil-, PYD/PPK öncülüğünde,  İran’dan, Irak’tan, Türkiye’den, Suriye’den , Ermenistan’dan sol militan Kürtlerin yanında, batı ülkelerinden, hatta kimi Türk/Türkmen kökenli (Suriyeli bir Kürt dostum, isim vererek, PYD’nin üst düzey komutanlardan birinin Türkmen olduğunu söylemişti) unsurlardan oluşan, Marksist, aynı zamanda, Batıcı, Amerikancı ama ortak paydaları islama, Kürt halkının inancına, kültür ve değerlerine düşmanlık olan ideolojik bir örgüt yerleştirilerek, sınır hattı boyunca Akdeniz’e kadar uzanan bir koridorun oluşturulmaya çalışılması da bu planın bir parçasıdır ve Türkiye’nin güvenliğini tehdit emek ve gücünü sınırlandırmak amaçlıdır. Yapılmak istenen, misyon olarak o bölgede ikinci bir İsrail’i yaratmaktan başka değildir. Yoksa, bu yapısıyla PYD asla Suriye Kürt’lerini temsil etmediği gibi, amacı da salt Suriye’de Kürt halkına özerk bir bölge ya da bağımsız bir devlet kurmak değildir. Böyle olsaydı şayet, 650 bin kürdü zor ve baskıyla yerlerinden tehcire zorlamaz, kendilerinden olmayan bir çok Kürt lideri katletmezdi.

 

Türkiye ve İran gibi, aslında politik duruşları farklı ve bölgede bariz bir rekabet içerisinde olan hatta Suriye ve Irak konularında düşmanlığa kadar varan politik bir tutum içerisine giren iki ülkenin “referandum” konusunda konsolide olmaları, ortak bir tavır sergilemelerinin asıl nedeni de budur.  Zira, her iki ülke de, aralarındaki rekabeti aşan ve bir sonraki adımda kendi güvenliklerini tehdit edecek bir komplonun farkındalar.

Dolayısıyla, Barzani’nin bağımsızlık için “referandum” talebi, zamanlama ve konjonktürel durum olarak tam da böyle bir gündemin içerisine düştüğünden, kendisi bu gündemden bağımsız ve iyi niyetli olsa dahi, bu talep, ister istemez bu gündeme eklemlenmekten kendini kurtaramaz. Çünkü, Barzani’nin tek başına bu talebini gerçekleştirecek bir gücü olmadığından, egemen küresel güçler ile birlikte hareket edecektir. Bu durumda da egemen küresel güçlerin büyük projesine dahil olmaktan başka bir şansı olamayacaktır. O zaman da sorunun mahiyeti değişeceğinden, çevresinde oluşturacağı algı ve tepki de ona bağlı olarak sertleşecektir ki, bugün olan da budur.

 

Özetle, Kürtler, bu zamanda ve bu konjonktürde, bu oyuna katılmakla kendilerini araçsallaştırdıkları gibi, Kürt sorununu da haklı mecrasından çıkarıp, başka bir hesaba eklemlemek ile hem çapını büyültmüş, hem meşruiyetini zora sokmuş, hem de karşı cepheyi konsolide ederek kendilerini adeta bir kuşatma altına almış olacaklar.

 

Zira eşyanın tabiatı ve aklıselim şunu öngörür: Bir sorun, ne kadar az sebebe bağlıysa, çözümü de o kadar kolay olur. Ama başka sorunlara eklemlenerek, çapı büyüdüğünde ve niteliği değiştiğinde bir o kadar karmaşık ve içinden çıkılmaz hal alır.  Bunun en güzel örneği, Kürt sorunu ile ilgili son on beş yılda Türkiye’nin yaşadığı tecrübedir. Seksen yıllık red, inkar ve asimilasyon ile yürüyen ve son 35 yılında da acı terör olayları ile gelen Kürt sorununun çözümü noktasında öyle bir an geldi ki, sağduyulu bir iktidar tarafından, devletin bu soruna yaklaşımı konusundaki yanlışlardan vazgeçildi ve üç beş yıl gibi kısa bir süre içerisinde sorunun omurgasını oluşturan asıl sebepler ortadan kaldırıldı.

 

Ancak, ne zaman ki PKK sorunu kendi tabii mecrasından, yani bir iç sorun olmaktan çıkardı ve bölgede yaşanan gelişmeleri fırsat bilerek ve de kendisine sufle edilen telkinlere kanarak, sorunu bölgede yaşanan kirli hesaplara eklemleme yoluna saptı, devlet de doğal olarak burada frene bastı ve yeni durum karşısında, yeni bir duruş ve tutum sergiledi. Çünkü artık sorun niteliği ve amacı değişmiş olarak başka amaçlar ile gündeme gelen ve bölgedeki ülkelerin güvenlik ve bekasını tehdit eder bir mahiyet kazandı. Küresel güçlerin, ezeli düşmanların, ABD’nin, Batı’nın, İsrail’in etrafında dolandığı, kendi hesap ve çıkarları için araçsallaştırdıkları bir sorun haline geldi.

 

Demek ki, bir sorun ne kadar vahim ve trajik olursa olsun, bir iç mesele olarak ve kendi doğal mecrasında kaldığında çözümü daha kolay ve daha hızlı olur. Yeter ki sağduyu ile yaklaşılsın, acele edilmesin; sabır ve dirayet gösterilsin. Zira unutulmamalı ki, iki aile arasındaki bir kan davası bile onlarca yıl sürerken, toplumsal sorunların çözümünün biraz zaman alması kaçınılmazdır. Bu mücadele sürerken dikkat edilmesi gereken bir başka husus da, kin ve nefreti halklara sıçratmamaktır. Zira ister ayrı bir devlet, ister aynı devletin çatısı altında yaşamış olsunlar, bu halklar, yan yana ve birlikte yaşamaya mecburdurlar.

 

Hamaset sahibi ve duygusal refleksler içerisinde olan birçok kürdün bu tespitlerime tepki göstereceklerini biliyorum. Ve şunu diyeceklerini de: “ Bölgede kimin ne hesaplar içerisinde olduğu, hangi oyunu oynadıkları benim umurumda değil; ben kendi çıkarıma bakarım. Bir fırsat ayağıma gelmişse şayet, ben kimin eliyle geldiğine bakmam, onu alır ve kullanırım”, Bu da bir tercihtir. Ancak, bu kumar oynanırken, enine boyuna düşünmek; etini budunu iyi hesaplamak, gerçekleri doğru görmek gerekir ki, Suriye, Libya ve Yemen halkları gibi, bugünü arar duruma düşülmesin. Hele hele salt başkalarının hesaplarına güvenerek böyle bir adım atmak ise başlı başına bir ferasetsizliktir. Zira bu bölgede yaşamayanların menfaatleri değiştikçe, hesapları da sürekli değişebilir, ki değişiyor da.

 

Düne kadar, Suriye meselesinde, Türkiye, İran, Irak, Araplar, Rusya, ABD ve Batılılar farklı cephelerde ya da farklı birlikteliklerde bulunurken, bugün durum öyle değil. Dün, Türkiye, Rusya, İran ve Irak ile neredeyse savaş noktasına gelmişti, bugün ise birlikte hareket ediyorlar. Irak Kürtlerinin şimdiye kadar muhalifleri Irak rejimi idi, Türkiye ve İran ile siyasi, ekonomik ilişkileri vardı. Özellikle, Türkiye ile hem ekonomik hem de askeri olarak çok iyi ilişkiler içerisindeydiler. Türkiye kendileri için hem can suyu hem de dünyaya açıldıkları kapıydı.

 

Bölge ülkelerinin muhalefetine rağmen, bu referandumu yaptıkları taktirde, birçok konuda muhalif olan, Türkiye, İran ve Irak’ı bu konuda konsolide edecekleri ve karşılarına alacakları kesin. Realite böyle… Böylesi bir durumda, bağımsızlığını ilan etmiş olsan bile ne yazar? Ne denize, ne havaya ne de karaya açılan tek bir kapın yok. Elinde varın yokun, petrol ve doğal gaz, onu da sevk edecek bir mecra bulamayacağın açık… İhtiyaçlarının neredeyse tamamını ithal ediyorsun. Sadece bu üç ülke bile üç ay ambargo uygulasa açlıktan kırılırsın.

 

Barzani’nin, bütün bu gerçekleri görmesi ve sağduyu ile hareket etmesi gerekir. Zira Batılıların ve İsrail’in tuzu kuru; nihayetinde “bu iş olmadı, başka bir zamana” deyip işin içinden çıkabilirler.

 

Olan, gene Kürtlere olacak.

 

Umarım, Barzani, PKK ve HDP’nin “Hendek siyaseti” benzeri stratejik bir hatanın içerisine düşmez.

 

Bir Cevap Yazın