1.290 Okundu

Afrin’de Çarpışan İki Medeniyettir Aslında

Afrin operasyonu başladığı gün sosyal medyada şu paylaşımda bulunmuştum:

“Bu operasyon, Türkiye’nin dosta ve düşmana karşı bir prestij operasyonudur.”

 

Sebebine gelince;

Bir ülke düşünün ki 15 Temmuz 2016’da bir darbe girişiminin kıyısından dönüp ordusunun ve emniyet kadrosunun neredeyse yarısından fazlasını ihraç etmiş, aynı kaygılarla istihbarat ve bilişim gibi hayati öneme haiz birimlerini yeniden dizayn etmek zorunda kalmış olsun lâkin o ülke, darbeden bir ay sonra Suriye gibi kaotik bir ülkeye asker gönderip Fırat Kalkan’ı adıyla DEAŞ gibi cani bir örgüte karşı operasyon gerçekleştirsin ve bunun yanında içerde de gerek ekonomik büyümesinde, gerekse de ülkenin güven ve istikrarında en küçük bir zaaf göstermesin.

 

İşte bu, öyle her ülkenin ve her milletin üstesinden geleceği bir iş değildir. Bu istidada, bu moral ve motivasyona sahip olmak ancak köklü devlet geleneğine sahip bir ülkenin ve de inançlı, azimli ve dinamik bir milletin başarabileceği bir iştir.

 

Aslında Afrin operasyonundan önce Türkiye’nin dosta ve düşmana karşı gösterdiği en büyük zafer ve prestij budur.

 

Şimdi Afrin operasyonu ile Türkiye bu çıtayı bir basamak daha yükseltmiş oldu. Zira Afrin operasyonunun askeri başarısından ziyade burada asıl önemli olan sahadaki büyük aktörlere karşı Türkiye’nin ortaya koyduğu güçlü irade, kararlılık ve diplomatik başarıdır. Çünkü Türkiye’nin bu adımı atmaması yönünde sahadaki aktörler tarafından gösterilen güçlü bir direnç vardı ancak Türkiye, kararlılığı ve diplomatik becerisi ile bu direnci kırdı.

 

Bu da şunu gösteriyor ki -hangi meselede olursa olsun- başarının arkasında strateji üretme ve maddi imkânların payı olduğu kadar; kararlı, cesaretli ve güçlü bir iradeye sahip olmanın da payı küçümsenemez. Siz güçlü olduğunuzda ve haklı bir konuda güçlü bir irade ortaya koyduğunuzda, er geç herkes iradenize boyun eğmek zorunda kalacaktır ki bugün Türkiye’nin yaptığı tam da budur.

 

Tabii Türkiye’ye bu adımı atmasında bu özgüven ve kararlılığı sağlayan en önemli etkenler; haklı olmak, siyasi iradenin arkasındaki büyük destek, siyasi-ekonomik istikrar ve de askeri olarak dışa bağımlılığın çok büyük oranda aşılarak operasyonun % 70 oranında yerli üretim silah-mühimmatla gerçekleştiriliyor olması değil mi?

 

Bütün bunların yanında Türkiye için bir başka önemli avantaj da, bu operasyonun bölge halkları (rejimleri değil) nezdindeki meşruiyeti ve desteğidir ki buna ideolojik olmayan Kürt halkı da dahildir. Bunun yegâne sebebi ise, bugüne kadar Türkiye’nin bölge halkları nezdindeki temiz sicili ve imajıdır. Çünkü Türkiye, bölge ile ilgili meselelerde her zaman ilkeli, ahlaklı ve vicdanlı bir tutum sergilemiş, zalim rejimlerin karşısında mazlum halkların yanında yer almıştır. Türkiye hiç bir komşusunun toprağına terörle mücadele gerekçesi dışında herhangi bir saldırıda bulunmamış, işgal etmemiş, sivil ve masum halka kurşun sıkmamış, aksine kendi rejimleri tarafından şiddet ve katliama uğrayan insanlara etnik, din ve mezhebi kimliklerine bakmadan sınırlarını açarak sahip çıkmış bir ülkedir.

 

Dost, düşman herkes şu gerçeğin farkındadır artık; bugün İslam coğrafyasının tamamında, halklar nezdinde itibarı olan, sempati ve sevgi ile bakılan, başarısı için dua edilen tek ülke Türkiye’dir. Öyle ki Suudi Arabistan, BAE gibi bugün rejimleri Türkiye’ye düşman olan ülkelerin halkları bile Türkiye’ye muhabbet besliyor. Zira Türkiye, son on dört yılda ortaya koyduğu ilkeli, ahlaklı, vicdanlı ve onurlu duruşuyla hepsinin umudu, hamisi ve küffar karşısında onların yegâne sesi olmuş bir ülke olarak ümmetin gönlünde yer etmiştir.

 

Dolayısıyla, ABD, Rusya, İran ya da Batılı ülkeler bugün Suriye’de ancak silahlarıyla korunaklı üslerinde tutunmaya çalışırken, Suriye halkı, Türk Ordusunu tekbirlerle karşılıyor ve ellerindeki ay yıldızlı bayraklarla gösteriler düzenliyor ki bu, Esed rejimi dahil bölgedeki hiç bir ülkenin sahip olamadığı bir güç ve imkandır. Sahadaki aktörlerin (ABD, Rusya ve İran) Türkiye’nin Suriye’ye girmesindeki rahatsızlıklarının baş sebebi de budur. Zira biliyorlar ki rejim ve yabancı unsurların dışında Suriye halkı Türkiye’nin oradaki mevcudiyetinden rahatsız olmayacak bilakis sevinecektir.

 

Türkiye’nin sahip olduğu ve bugün kendisine bu itibarı kazandıran karakteri onun millet olma şuurundan, köklü tarih ve inancından kaynaklanıyor. Zira üç kıtada, yüzlerce yıl, onlarca etnik, din ve mezhebe ait unsurları adalet ve hukuk ile selamet içerisinde yönetmeyi başarmış ve hükmettiği yerleri imar etmiş büyük bir medeniyetin kültürüne ve ruh köküne sahip bir milletiz. Ve bu millet tarihi boyunca fethettiği yerlerde asla işgalci olmamıştır. Çünkü işgalciliği fetihten ayıran üç ana unsuru vardır:

 

Asimilasyon,

Bozgunculuk ve kaos yaratma

Bir de talan yani sömürü…

 

Cumhuriyet döneminin ideolojik seksen yılını parantez içine alırsak bu millet yüzlerce yıllık tarihinde ne etnik ne de dini asimilasyon yapmıştır. Asırlarca Osmanlı’nın egemenliğinde kalan Balkanlar, Kuzey Afrika, Arap, Kürt ve irili ufaklı diğer halklar hem inançlarını hem de dillerini korudukları gibi entelektüel ve siyasilerin dışında Osmanlıcayı bilenlerin sayısı dahi sınırlı olmuştur; çünkü böyle bir dayatma ve asimilasyon olmamıştır. Hâlbuki 40 yıl gibi kısa bir süre Fransa’nın sömürgesinde kalan Afrika ülkeleri bugün anadillerinden daha iyi Fransızca konuştukları gibi, eğitim ve medya dili, birçoğunda ise resmî dil Fransızcadır. Hindistan’da İngilizlerin yaptığı hakeza; bugün Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Nepal gibi ülke halkları anadillerinden daha iyi İngilizce konuşuyorlar. Tunus gibi Müslüman bir ülkede ev ve iş yerlerinin tuvaletlerinde su bulundurulmaması ve batıdaki gibi sadece alafranga tuvalet kullanılması asimilasyonun sadece dil ile sınırlı kalmayıp, kültür, değer, inanç kısacası maddi, manevi bütün bir bünyeye nasıl nüfuz ettiğinin bir göstergesidir.

 

Yine bu millet yüzlerce yıllık tarihinde fethettiği yerleri yakıp yıkmadı, talan etmedi, şehirleri harabeye çevirmedi, tarih, inanç ve kültür değerlerini tahrip etmedi, aksine yeni eserler ile imar etti. Osmanlı’dan sonra onun izlerini yok etmek için yapılan bütün yıkımlara rağmen, bugün kısa bir süre dahi Osmanlının egemenliğinde kalmış hangi beldeye giderseniz gidin izlerine rastlarsınız. Öyle ki şu anda birçok Balkan ülkesi Anadolu şehirlerinden çok daha fazla Osmanlı eseri barındırmakta, Osmanlı kültürünü yansıtmaktadır.

 

Türkiye devletinin ve milletinin bu karakteri bugün de aynı şekilde yaşatılmaktadır. Askerimiz NATO bünyesinde Afganistan’a gittiğinde dahi muharip bir güç olmayı kabul etmedi. Orada sadece sağlık, eğitim, belediye, güvenlik, iaşe ve sosyal faaliyetleri ile Afgan halkına hizmet etti/ediyor. Bu sebepledir ki diğer ülke askerlerine saldırılar yapıldığı halde Türk askerine karşı tek bir saldırı dahi yapılmamıştır. Aynı şekilde bugün Suriye’de Türk askerinin girdiği ve kontrol ettiği Cerablus, El-Bab ve İdlip’te bir yandan terörle mücadele edilirken diğer yandan da oralarda normal bir hayatın yeniden tesisi için sağlıktan eğitime, belediye hizmetlerinden emniyete, insanların barınma ve iaşelerine kadar gerekli olan bütün düzenlemeler adım adım hayata geçiriliyor. Hâlbuki dün ABD ve Batılı güçlerin Irak işgali ile birlikte nasıl bir Irak’ı geride bıraktıkları, bugün yine Rusya, İran, ABD ve Batılıların cirit attığı Suriye’de nasıl bir Suriye’yi var(!) ettikleri ortada. Bırakın bir düzen kurmayı ya da bir eser bırakmayı, girdikleri yerleri deprem, yangın, sel gibi doğal afetlerin yapamadığı tahribatlarla harabeye çevirdiler.

 

Sömürgecilik ya da işgalciliğin karakterinde bu var…

 

Batılı emperyalistlerin yaptıkları gibi milletimizin tarihinde sömürü, talan ve hırsızlık olmamıştır. Bunun en büyük şahidi müzelerimiz ve kütüphanelerimizdir. Altı asır boyunca üç kıtada hükmettiği milletlerin tarihi ve kültürel miraslarına dair tek bir eser alıp İstanbul’a getirmemiştir. Hâlbuki bugün Dünyanın en zengin eserlerini barındıran Paris ve Londra’daki müzeler başka milletlerden çalıp getirdikleri eserler ile bu zenginliğe kavuşmuştur.

 

Kütüphaneleri de aynı şekilde…

 

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Batı medeniyeti bir talan medeniyetidir. Zira Batı medeniyetinin bugün eriştiği maddi zenginliğinin temelinde talan, hırsızlık ve sömürü vardır. Amerika’nın keşfinden sonra 15. Yüzyılda Meksika ve Peru’yu işgal eden İspanyollar, Meksika’da Aztek ve Peru’da İnka medeniyetlerini tümüyle yok ederek bu uygarlıklara ait tonlarca altın heykel ve süs eşyalarını eritip paraya dönüştürerek ülkelerine getirdiler. İspanyol ve Portekiz’ler üç asır boyunca keşfedilen bu yeni Dünyanın zenginliklerini ülkelerine taşıdılar. En büyük sömürgeci ülkelerden biri de bugünün zengin ve şımarık Hollanda’sıdır. 16. Yüzyıldan sonra, Güney Amerika, Brezilya, Asya’nın Güneydoğusu ve Güney Afrika’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada sömürge imparatorluğu kurdular. Sadece Güney Amerika ülkesi olan Surinam’da kurduğu şeker kamışı ve kahve plantasyonlarında çalıştırmak üzere Afrika’dan getirdiği köle sayısı 250 bin civarında. 15. asırdan beri Hollanda sömürgesi olan Surinam, tam bağımsızlığını ancak 1975’te elde etti. Aynı şekilde Fransa ve İngiltere; Hindistan ve Afrika’yı işgal ederek o ülkelerin zenginliklerini asırlar boyu ülkelerine taşıdılar.

 

Aslında bu kadar eskiye gitmeye de gerek yok. Daha yakın zamanda, Irak’ın işgalinde, Irak Merkez Bankasındaki tonlarca altın külçelerin ABD ve İngiliz askerleri tarafından nasıl talan edildiğinin görüntüleri hala sosyal medyada duruyor, merak eden baksın. Yine Irak müzelerindeki ve kütüphanelerindeki binlerce tarihi eser de aynı şekilde çalınarak götürüldü.

 

Müslümanlar İspanya’yı fethettikten sonra orada sekiz asır devam eden büyük bir medeniyet kurdular; ilim, irfan, mimari ve sanatta eşi olmayan büyük şehirler inşa ettiler ki Haçlıların işgalinden sonra salt Müslümanların izlerini silmek adına yaptıkları büyük yıkımlara rağmen bugün hala İspanya, Endülüs’ten kalan o mirası tüketiyor.

 

Bir örnek de Güney Afrika’dan vereyim, Tanzanya’dan…

 

İngiltere, Fransa, Hollanda ve Almanya’ya varıncaya kadar orayı, Tanzanya’yı sömürmeyen Batılı bir ülke yok gibi… Altın, elmas, tanzanit, uranyum gibi değerli madenlerin yanı sıra kahve, tropikal ve endüstriyel bitkiler açısında da çok zengin bir ülke olduğu halde insanları bugün hala açlık, susuzluk ve hastalık ile kırılıp dökülüyor ve ortalama ömür ellinin biraz üstünde. Çünkü bütün bu zenginlikler asırlardır batılı sömürgecilerin ellerinde. Sadece maddi zenginlikleri değil yıllarca insanlarını da toplayıp köle olarak gemilere yükleyerek ülkelerine taşıdılar. Bunca işgal ve sömürüye rağmen işgalcilerden Tanzanya’ya kazandırılmış bir tane eser bulamazsınız. Rotary kulübünden mason loncalarına, Hristiyanlığın bütün mezhep ve kollarına varıncaya kadar hepsinin okul ve şubeleri orada faaliyet gösterdiği halde halkın içme suyu ihtiyacı dahi halledilmiş değil. Son yıllara kadar insanlar (özellikle kırsal kesimlerde) içme sularını genellikle yağan yağmur sularını çatı oluklarıyla su tanklarına aktararak elde ediyorlardı ki kuyu açmak yerine bu tankları kendilerine bağışlayanlar da (!) sözünü ettiğim kulüp ve vakıflardır ki her bir tankın üzerinde isimleri yazılıdır.

 

Oysa Zanzibar adasında 200 yıl hüküm süren Ummanlı Araplar oraya köle ticareti için gitmelerine rağmen büyük bir şehir ve medeniyet inşa etmişlerdir. Zanzibar sadece Tanzanya’nın değil, Güney Afrika kıtasının belki tarihi ve imar edilmiş tek şehridir ki bugün insanlar hala büyük oranda o zamandan kalan evlerde yaşıyorlar. Sokakları, çarşısı, pazarı, kalesi, camileri, devlet kurumları, limanı hatta kendisini diğer şehirlerden bariz bir şekilde ayıran kültürü ve medeni yaşam biçimi ile tam bir şehir.

 

Ki, Zanzibar Müslümanların dile getireceği en son ve kötü örnek olmasına rağmen durum bundan ibarettir.

 

İşte fetih ile sömürgecilik arasındaki fark tam da bu değil mi?

 

Burada Türkiye’nin Suriye’deki operasyonlarını bir “fetih” girişimi olarak tanımladığım gibi yanlış bir algı oluşmasın. Zira bugünün dünyasında bunun anlaşılabilir zemininin olmadığını bilecek kadar siyasi bilince sahibim. Ancak genelde Dünyanın ve özelde de bölgemizin adalet, vicdan ve ahlak temelli yeni bir düzen kurabilecek bir güce ihtiyacının olduğu bir realitedir. Bugüne kadar maddi ve askeri gücü elinde tutan ne batı bloku ya da paradigması ne de doğu bloku ve paradigması bu düzeni sağladı. Aksine her iki blok da bugün Dünyanın içinde bulunduğu adaletsizlik, düzensizlik ve şiddetin bizzat müsebbibi oldular ve hala da olmaya devam ediyorlar.

 

Dolayısıyla Türkiye’nin bu ilkeli, ahlaklı ve vicdanlı duruşu başta bölgemiz için ve sonra da Dünya için bir umut ışığıdır.

 

Rabbim bu ışığı daim ve güçlü kılsın.

Bir Cevap Yazın